Yamadağlı Nuray

Yamadağı'ndan giyinmiş kuşanmış, alı al, moru mor, etekleriyle, ırgalanarak bir kadın iner gelir Köylü köyüne. Kadının adı Nuray'dır... Sever dağlarda yaşamayı. Kurt ile kuş ile yürümeyi. İster ki günlük güneşlik olsun günlerin tamamı. Her daim insanların şenlesin yüzü...
Nuray Yıldırım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Nuray Yıldırım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Kasım 2020 Perşembe

Kurtarılmayı Beklemek

Kurtarılmayı Beklemek (Ayda Bebek)



İki el, birbirini sararak, hayata meydan okudular. Minik el, doksan saat önce evlerinin mutfağında, annesiyle birlikte, kek ya da köfte yapıyorlardı. Sımsıcaktı yürekleri, tıpkı elleri gibi, içleri de samimiydi.

Küçük kız çocuğu, üzerinde bir atlet ve külotla sıcak odasında, oradan oraya mutlu bir halde koşturup duruyordu.
Birden bire her yer sallanmaya başladı. Annesi yanına gelip, kendisini kucağına alana kadar, çocuk bunu bir oyun sanıyordu. Sallantı hızını artırdıkça da anne ve çocuğun kaygısı artıyordu. Anne bunun bir deprem sarsıntısı olduğunu bildiğinden, kızını kucaklayıp tezgâhın altına kapandılar.
O an olan oldu…
Bina yıkılınca; anne ve minik kızın bulunduğu alan yerle bir olmuş, un ufak kum haline gelmişti. Zaten deprem derin bir sarsıntıyla başlar, hızlanır, bir yeri yıkar, sonra yavaşlamaya başlardı. O kısa süre içinde dünya ve hayatlar tepetaklak olur…
Minik kız bilinçsiz bir halde, bulunduğu harabeden her an kurtulmayı bekler.
Belki annesiyle bir süre konuşarak orada mutfak sohbetlerini sürdürdüler.
Yerin karanlık dehlizinde olup biteni bilemiyoruz.
Beton, kalas, demir, toz toprak yığınları arasında kalan, minik çocuğun annesi uzun bir uykuya yatmıştı. Kendine yaşam alanı sağlanmış olan küçük kız, “Anneee! Anneee!” diye saatlerce gece gündüz ağlayarak, bazı anlar ise metanetle seslenmiş olsa da annesinden hiç bir ses duymamıştı. O karanlık mezarda öylece bir başına taşların arasında kalmıştı.
Burası neresiydi, bilmiyordu. Annesi niçin uyanmamıştı? Anlayamıyordu olup biteni…
Sadece kırk saniyelik bir sallantının ardından karanlık ve kimsenin olmadığı yerde yalnız olarak yatıyordu.
Uyuyup, uyanıyordu…
Temiz çarşafı, yorganı ve annesi yine yoktu.
Sadece kâh uyanık, kâh uyuyarak yatıyordu.
Üzerinde kum yığılı olduğundan bacaklarını kıpırdatamıyor, sağa sola dönmeden öylece duruyordu.
Acıkıyordu ama su yoktu, yemek yoktu. Kocaman gözleriyle etrafına baktığında, her taraf taş topraktı. Burası aslında diri diri girilen bir mezardı.Fakat çocuk mezar nedir onu da bilmiyordu.
Öyle bir an geldi ki, yukarıdan birisi sesleniyordu. Çocuk sesi duydu ve cevap verdi:
“Buradayım! İyiyim! Adım Ayda! Beni kurtarın! Beni bu karanlıklarda bırakmayın...”
Üç beş cankurtaran kahraman beton yığınlarını delerek yerin dibine indi. Orada, küçük kuyu gibi yerde minik bir kız çocuğunu atletiyle üşümüş betonların arasında yatıyor gördüler. Çıplak kolları gri renge dönüşmüş öylece bekliyordu. Çimento tozu kaçmış kocaman açılmış çakmak gözlerini minik parmaklarıyla siliyordu. Gözleri nemliydi…
Annesi ses vermemişti uzun zamandır. Ona göre daha demin mutfakta oynayarak ‘köfte’ yapıyorlardı.
Yeryüzüne çıkınca, ilk isteği, annesi ve köftesiydi. Çünkü anne kız, ikisinin arasındaki son paylaşım, son konuşma bu olmalıydı. Olmadı olamadı.
Annesinden bir ömür koptuğunu henüz bilemeden, birçok insanın ellerinin üzerinde, serin, bir yel gibi, eserek hızla götürüldü.
Birilerinin hırsı; para pul sevdası bir başkalarına zindan olmaktaydı.
Ancak, yaşamak için dünyaya gelen çocuklar; derin, karanlık, yerin diplerini delerek, kardelen çiçeği gibi yeryüzüne çıkmayı başarmışlardı.
Umut ve yaşam yan yanaydı.
El ele tutuşmuş sohbet etmekteydiler…
Köylü, 3 Kasım 2020

29 Ekim 2020 Perşembe

Hasat Sonu

Hasat Sonu 











Nuray YILDIRIM
Kurtdede Bahçe Günlükleri 

Kırsalda, yaşamın kendisi de kırsal görünür. Hep hareket halinde bulurum kendimi, bu yaşamın içinde...
Oksijen bolluğu da işlerin çokluğu kadar hiç “dur durak bilmeden” çalıştırıyor (aslında bu yörede kullanılan bir deyim).
Şehir yaşamında sürekli bir koşuşturma olmasına rağmen, durağan geçen zaman daha fazladır.
Sistematik işleyişin olduğu yerlerde insanlar, belli saat dilimlerini kendileri için ayırabiliyor.
Para kazanılan bu sistemde insanlar, tüketecekleri ve alacakları hazır halde ellerine geçecek şekilde ulaşırlar.
Kırsal da ise bu böyle değil. Toprak ana bizlere tüketeceğimiz her şeyi üretmek gibi bir sorumluluk yüklüyor. Yüklenen bu sorumluluğu taşıyabilmek için de sürekli olarak çalışmak zorunda kalıyorum.
Yaz başında başlayan toprakla olan iş ilişkimiz hasat sonu olmasına rağmen devam ediyor. Gelecek dönemin bostan yeri belleniyor, bakımı yapılıyor. Bu gibi işler sürekli olarak insan gücüyle yerine getiriliyor.
Ve bu işveli, cilveli toprak, insanı hiç kendi haline bırakmadan "her an için tepemde ol” diyor. Bizi doğuran da, yeşili doğuran da işlenmiş toprak olduğuna göre, görevimi yapmaya devam edeceğim.
...
Bağlar, bostanlar güz rengine büründü.
Henüz yağmur yağmadı, iklim kurak devam etmekte. Geceler daha sert, gündüzler güneşli ve sıcak.
Elmalar toplandı. Domates, biber bağları bozularak, dalında kalan meyveler alındı. Yeşil ya da olgunlaşmış sebzeler kasalara dolduruldu. Annemin ve benim yaz boyu bahçeden topladığımız ürünlerden yaptığımız kışlıklar çuvallarda yerini aldı.
Kışa hazırlığımızı tamamlamış olmanın gururunu yaşıyoruz. Söylediğim gibi köy yaşantısında kendi erzakımı kendim yapabilmeliyim.
Her an alışveriş yapabilecek bir yer (dükkân, market) yok. Olmaması da çok güzel benim için en azından. Doğal yaşamdan yararlanmak ruhuma çok büyük tat veriyor. Üretimden gelen gücümün bana geri dönmesi, meyve ve sebze toplarken kendini gösteriyor.
Yaklaşık bir aydır kestiğimiz ağaçların dallarını baltayla küçük küçük doğradım.
Bugün Obuzlu Ali Abi, bahçeye motoruyla geldi. Tüm bu birikimlerimizi, odunlar da dâhil yükledik. Yükleme sırasında traktörün üzerine çıktım. Kasalar, çuval ve odunlar hepsini düzgünce yerleştirdim. O anlar ne muhteşemdi. Her insan işini aşkla yapabilseydi, "Yeryüzü aşkın yüzü olurdu!"
Muhteşem bulduğum güneşin pırıltısı, ellerimin üzerinde kıpırdarken, amcamın uzattığı yükler yerlerine sevgiyle yerleşiyordu. Kasalar ve çuvallar birbirine sokulmuş, yan yana güven içinde konduktan sonra çalışan motor yola çıktı. Amcam ve ben motorun ardından ATM motoruyla yola devam ettik.
Bir gelin atı gibi süzülen motoru akasından izliyordum. İçinde yaz boyu yaptığım yükü taşıyan, nazlı nazlı giden araç bana, belki de bir daha tatmayacağım duyguları tattırıyordu.
Çamkoyak mevki zaten hep büyüleyiciydi. Bu sabah daha da büyüleyici göründü gözlerime. Gökyüzü masmavi, ışıklar ışıl ışıl yansıyordu üzerimize.
Yol boyunca bir yanımızda alıç ağaçları, bir yanımızda küçük orman içinde çam ağaçları… Yere dökülmüş pelitlerin meşe salkımlarını da selamlayıp, hızla giden motorun sesiyle kendime geldiğimde köye varmıştık.
Motorun içinden yükleri bir bir indirdim. Sonra içeriye taşıyıp işimi bitirmenin rahatlığı içinde, tekrar yürüyerek aynı yoldan bahçe evine gittim. Annem çayımı yapmış, beni karşıladı.
Kedilerim beni özlemişti. Onlarla oyunlar oynadık. Bizim oyunumuz tabi ki, ağaçlara tırmanmak, koşmak, saklanıp ortaya çıkmak oyunu.
Her canlı mutlu bir halde gün batımıyla beraber istirahate çekildi.
Şu an karanlık bir akşam ve uzaktan gelen çekirge sesleri kulaklarıma ulaşıyor. Tabiatın çoğu uykusunda dinleniyor.
Köy halkı ile beraber hasat sonunu böyle tamamlamış bulunuyoruz.

Köylü Köyü, 28 Ekim2020