Yamadağlı Nuray

Yamadağı'ndan giyinmiş kuşanmış, alı al, moru mor, etekleriyle, ırgalanarak bir kadın iner gelir Köylü köyüne. Kadının adı Nuray'dır... Sever dağlarda yaşamayı. Kurt ile kuş ile yürümeyi. İster ki günlük güneşlik olsun günlerin tamamı. Her daim insanların şenlesin yüzü...

19 Mart 2021 Cuma

Tepeleri Sis Kaplamış

Tepeleri Sis Kaplamış











Nuray YILDIRIM

Bahçeden Notlar

Mart ayı dert ayı derlermiş...
Bahar geldi diye heveslenirken, birdenbire bastıran soğuk ve yağışlı hava, insanı oldum olası zorlamaktadır.
Köyün ve yaylaların üzerini sis kapladı. Yol boyu yürürken durup etrafı seyre daldım. Muhteşem manzara karşısında nutkum tutuldu. Sis alabildiğine bir yönden başka yöne doğru hareketle; yavaş, yavaş ilerliyor, hangi yöne gitsem oraya geliyor gibiydi. 
Kelimelere dökemeyeceğim güzellikte görünen bu manzara, mutlaka görsel olarak kayıtlarıma alınmalıydı. Öyle de yaptım. Fotoğraflayarak, kaydettim.
Tepe sırtlarından aşağı salınıp, Yama Dağlarına doğru süzülerek gitmekte olan sis tabakasının görüntüsü, beni yıllar öncesine götürdü.
Yağmur çiseleyerek yağıyor. Mart ayının kokusuna karışmış olan toprak kokusunu burnuma her çekişimde, beni yeniden yenileyerek diriltiyor.
Çevrem kaysı bahçeleriyle kaplı... Bahçelerde bulunan ağaçların gövdeleri, yağmur suyuyla yıkanıyor. Uç veren domurlar ise mutlu, mutlu, sevinç içinde etrafına meydan okuyarak, gelişimini sürdürüyor.
Puslu, sisli yağmurlu dağ köyleri, hep böyle süslenir. Gelin başları gibi süzülürler. Karadeniz yaylarını aratmayan güzellikte olan ata topraklarına hayranlığım eksilmiyor, çoğalıyor.
Toprakların beğendiğim tarafları arttıkça, toprağa bağlılığım da artıyor. Çalışma azmim büyüdükçe üretime katkım günden güne büyüyor. Hal böyle olunca da, zevkle çalışıyorum. 
Hal böyle olunca çalışmanın keyfi de artıyor.

Sisler İçinde Çalışmak

Mart ayının soğuk havasına aldırmayan çiftçiler, ağaçlarının sağlığı, meyvelerinin daha verimli olması için gübreleme işlerini aralıksız sürdürmekteler. Bu kervana bende katıldım. 
Kimyasal gübrelemeye karşı olduğumdan, organik gübre alarak, sisli havaya eşlik eden, yağmurun altında gübreyi ağaçların göleklerine serptim. Bunu yapmamın sebebi, çetin hava koşullarında yağmurun bol suyuyla gübrenin daha iyi erimesi, köklerin derinine ve damarlarına ulaşarak besleyecek olmasını sağlamaktır. 
Canlıların korunması ve yaşamasına katkıda bulunabilmek benim mutluluğum olmuştur.
Daha sağlıklı yasayabilmeleri için canlıların dertlerine deva olmak gerektiğini düşünüyorum.
Köyümüzde bulunan bunca bağ, bahçenin, sağlıklı işleyen topraklar seviyesine çıkmasını canı gönülden istemekteyim.
Hekimhan'dan aldığım organik gübreyi, köyün arabasıyla, mezra köy olan Seydimemet'e getirdim. Orada akrabamızın kapısında iki gün bekleyen gübreyi, bu sabah, akrabamıźla beraber, yük hayvanı olan eşeğe yükleyerek bahçeye götürdük.
Arabam olmadığından bu karışık yolu izlemekten başka çarem yoktu. Aslında böyle olması bir nevi daha iyiydi. Burada köy yaşamının içindeysem, her şeyiyle doğal olanı yaşamak daha iyiydi.
Tabi ki araba, pratiklik getiriyor. Hızlı iş bitiriyor. İnsan daha az yoruluyor. Tüm bunlara rağmen, köyde yaşamı tercih ediyor olmamızın doğallığından uzaklaşıyoruz. Mekanik olan hiç bir şeye halen tahammülüm yok. Benzin ve egzoz kokusunu koklamak, gürültü, patırtılı sesler duymak, bizi şehir yaşamından koparmamış olurdu. Oysa bir yükü, kendi olanaklarımızla taşıyabilmek, hayatı ağırdan almak değil miydi? Doğal yaşamak, insan gücüne dayanıyor olmalı ki, doğal olabilsin. Evet, konfordan uzak olmak yorucu ve ezici yönleriyle biz insanları zorluyor. Belki fiziksel yıpratıcılığı var. Fakat ruhsal, zihinsel rahatlığımızı sağlanıyor olması daha önemli. Bizde öyle yaptık. Yük hayvanı olan eşeğe gübreyi yükledik. Eşek, gübremi kapının önüne kadar getirdi. Yere indirdiğimiz çuvalın ağzını açtık. Hiç durmamalıydık. Akrabamın bana yardım ederek, dayanışma göstermesi beni memnun etti.
Yağmur hızını artırmadan iki elden, birlik içinde ağaçların vitaminini vermiştik. Şimdilik ağaç damarları mutlu olacaklardı. Hekimhan'dan, iki adet badem ağacı fidesi almıştım. Yerini tespit ettikten sonra, kürek ve kazma kullanarak çukurunu açtık. Hayvan gübresi ile toprağı karıştırarak, fidemizi (çitilimizi) diktik.
Ne demişti Nazım Hikmet?
“Yaşamak, Yetmişinde bile zeytin ağacı dikebilmektir. Öyle çoluk çocuğa kalır, diye değil. Yaşamanın güzelliği için ağaç dikebilmektir.”
Fide dikimi tamamlanınca, fidenin tip toprağına bir kova can suyu verdim. Birden bire, iç dünyamda bu işi de, bitirmiş olmanın rahatlığını yaşadım.
Babamdan sonra bahçede benim de ilk ağacımı fidelemiş oldum. 
İçim huzurla kaplanmıştı. Çizmelerimde katmanlardan oluşan çamurları övünçle taşımaktaydım. Dedemden ve babamdan kalan üretim mirasını omuzlarıma almış taşıyordum. 
Kurt dede bahçesinde, dedemle az düven sürmemiştik. Daha üç yaşındaydım. Dedem, atının ardına düven tahtasını koyarak harman yapardı. Tahtanın üzerinde bir tabure olurdu. O tabureye ben otururdum. Dedem ayakta durarak, atına hız verirdi. Ve böylece ekinler, saplardan ayrılarak buğday olurlardı. Nesilden nesle aktarılan çiftçilik çalışmasının sorumluluğundan kaçmadan, dedemin ve babamın isteği olan çalışmayı, yaz kış demeden sürdürüyor olmak gurur verici.
İşlerimizi bitirince bahçeden ayrıldık. Akrabamın kapısına geldiğimizde beni göndermek istemediler. Burada adettir; yemek hazırlanıp, çay içirmeden göndermezler.
İçeri girdik. Yağmur hızlanarak yağıyordu. Bir mezra dağ köyünün, yanan sobasının başında, kurulan sofraya oturdum.
Soba etrafında toplanmış, yaptığımız işlerin sıcak sohbetiyle çayımızı yudumladık. Gülüşmeler başladı. Ülkenin bazı yerlerinde yaşanan her olumsuzluğa rağmen, bizler bu sade yaşamın içinde, içten gelen kahkahalarla gülebiliyorduk.
Gülmelere sebep olan toprak, tohum, malcılık ve üretimdi.
Ne kadar güzeldi çalışmak ve ardından gülebilmek!

1 Mart 2021 Pazartesi

İlkbahar ve İyimserlik

İlkbahar ve İyimserlik

Nuray YILDIRIM

Köydeyim, Mart'ın birinci gününe hafif kar yağışıyla uyandım.
Etrafı saran kara rağmen, artık havalar ısınıyor.
Güneş; pırıl pırıl, mavi gökyüzünde sallanarak bizlere göz kırpıyor.
İçimde kıpır kıpır neşe dolaşıyor.
Kış mevsiminin sertliği bazı zamanlar zorlayıcı oldu.
Yine de buna ‘kara kış’ diyemeyeceğim.
Belki, gönlümün renklerinden olmuş olabilir, kışı da bahar keyfinde yaşıyor olmam.
Gökyüzü griliğini, maviye, sarı- sıcak renklere bırakıyor.
Pencerelerden içeri sızan güneşin tonları, benim içimdeki coşkuyu çoğaltıyor.
İlkbahar uyanış, diriliş demekti.
Toprak canlanıyor.
İnsanlar, kuşlar, tüm canlılar uykudan uyanarak yaşamın diriliğine kavuşuyor.
Şubatın son haftası etrafımızda kuş sesleri yükselmeye başladı.
Çok çeşitlilik gösteren cıvıltılar eşliğinde günler ağır ağır akmakta...
Dünyadan uzak olan bu yaşantımı, bugün çıkacağım yolculukla, daha çok renklendireceğim.
Malatya yolculuğum, Martın birine denk geldi.
Böylesine muazzam bir ilkbahar sabahında, yola çıkmak harikulade oldu.
Minibüs hızla yol alıyorken, yüz kilometre uzakta, renkli dükkânları görecek olmanın sevinciyle doluyorum.
Gezmek, yeni yüzler görmek güzel duygudur.
Kentin sokaklarında dolaşmak, yeni çıkan yayınlar, yenilenmiş olan her şeyi seyre dalmak, insanın zenginliği olsa gerek…
Bahar, çiçek açan ağaçlar gibidir.
Yüreğimin baharı sevinçlenir.
Dallanıp, budaklanan yerlerden, tomurcuklanır.
Tomurlar yavaş yavaş allanıp, morlaşır.
Çiçek olur…
Güneşe karşı sevecenleşen, ince taç yapraklar, nazlı nazlı süzülür.
İncinmekten korkarak geçirir ilkbahar aylarını.
Yağmur yağsın ıslatsın, ama dolu yağmasın ister.
Bilir ki ‘dolu’ çiçeğe sert değer.
Ağrıtır…
Yaralar, döker!
Savurur, yerle bir eder.
Hep güneştir, onun dostu!
İlkbaharın getirdiği duygular eşliğinde böylece yol aldım.
Dağ köylerine göre, Malatya daha sıcaktı.
Anladım ki, dağlardan önce şehirlere geliyor bahar.
Allanıp çiçeklenip pullanıyor.
Karşımda Beydağları karla kaplanmış.
Sıra sıra dizilmiş.
Gelinler gibi süzülmüş.
Zirvesine ok gibi düşmüş güneş.
Çok az kalmış;
Çayır, çimen donanarak,
Yaylacıları kucaklamasına.
Arabanın tekerleri hızla dönerken, ilk trafik ışığına geldik, durduk.
Şehre girişimle beraber, arabadan indim.
Kalabalıklara karışarak, işlerime bakacağım.
İlkbaharın tüm tonlarını hissederken, yaşamayı bir kez daha seveceğim.
Yaşamak olmalı insanın en büyük işi...

8 Şubat 2021 Pazartesi

Yardımseverlik ve Erdem Üzerine

Yardımseverlik ve Erdem Üzerine

Nuray YILDIRIM

Kar altında kalmış bir çiçek misali şimdi, ötekileştirilen erdemli insanlar.
Karlar eriyince güneşe dönecek yüzünü var edecek, belki tekrardan kendini.
Yok olmaya yüz tutmuş bir belleği kurtaracak olmanın umudunu taşıyor.
Soğuk tabakalarla kaplı kar altında kalan yüreğini ısıtacak olan; bahar mevsimi gelir gelmez başı çıkacak ‘kardelen’ gibi.
Diğer yandan bir insanlık daha var ki: görünmez haldeler.
Ve bambaşka bir kalıplara bürünerek tamamen kayıp oldular.
Nereye baksam yüzleri, fikirleri, geleceğe yönelik düşünceleri, göremiyorum.
Hep birlikte kurmadık mı yeryüzünü?
Daha yararlı hale gelmesi için; bu ellerle beslemedik mi yaşamın kendisini?.
Ne oldu da bu kadar cimrileştik, yardımlaşma erdeminden uzaklaşarak, bu eylemden vazgeçtik.
Biraz ötede duran, yardıma ihtiyacı olduğunu avazı çıktığı kadar bağırarak dile getiren kişiye, bir tekmede ben atayım demek nasıl gelişti?
Çok uzun zamandır, halkın arasında gezerken insanın insana yaptığı eziyeti görüyorum.
Elbette biliyorum; narsist, kibirli kişilikler çoğalmakta.
Yalnız bu kadar fazla ileriye gideceklerini hiç beklemiyordum.
Kar altından ya da taşların arasından gökyüzüne yüzünü dönmeye çalışan çiçekleri çiğnemek, ezmek değil.
Görmek gerekir…
Onlardır en nadide kokanlar, onlardır en güzel renklerle açarak dünyamızı zenginleştirenler.
Yardımseverlik olmalı insanın özü.
Bir garibana, bir kadına, bir çocuğa yaklaşarak elini tutabilmektir.
Yaralı bir hayvanın yarasını sarabilmektir.
Yeniden kanatlandırıp, uçurabilmelidir kınalı bir kuşu.
Yahut telgraf tellerinin üzerinde seyredebilmelidir, sıralanmış serçeleri.
Pazardan yük sırtlanmış bir emekçinin yüküne el atmaktır, iyilik yapmak.
Yükün kendisine tekme atmak değil.
İnsan ateşi bulduktan sonra yerleşik yaşama geçti.
Avını evine getirdi.
Diğer insanlarla bağ kurarak, onlara yemekler sundu.
Böylelikle toplumlar oluşmaya başladı.
İşbirliği, elbirliği ile yapılan çalışmalar sonucunda nice yerleşimler kuruldu.
Çağlar boyu savaş ve yıkımlar olmuş olsa da; her daim insanlığı kol kola, yürek yüreğe bir arada tanımladık.
Şimdi görüyorum ki, halkın arasından, halkın seçimleriyle gelen kişiler; kendilerini oraya getirenlere tekme atmaktalar. (Seçimle gelen her seçilmiş için geçerlidir bu sözüm)
Bağırıp çağırarak sindirme politikası gütmekteler.
İnsanın insana bunu yapması akıl almaz bir çağ dışılık.
Nerede? Erdem, nezaket ve yardımcı olmak!
Bunu soran kim varsa; bir sopa daha geliyor ki, en acısı bu olsa gerek.
Umut edilen kapılar tek tek kapanıyor.
İnsanlık çürüyerek kendi yaşamını kendi elleriyle yok ediyor.
Aklın, bilimin, felsefenin önümüze koyduğu değerleri bir bir çiğneyen narsistler, sonunda kendilerini boğacaklardır.
Diyalektiğin yasasıdır…
Tabiat bunu kanun olarak ortaya koymuştur.
Hiçbir canlı tek başına kendisi olarak yaşayamaz.
Evren bir bütün olarak ahenk içinde yaşamaya kurulmuştur.
Pazzle parçaları gibiyiz.
Bir parçayı kaybettiğimizde döngü değişir.
Hiçbir çiçeği ezmeye kalkışmadan yolumuza devam etmeliyiz.
Yaşamanın erdemi burada gizlidir.

Köylü
8 Şubat 2021

30 Ocak 2021 Cumartesi

Köylü Köyünde Kış Yaşantısı

Köylü Köyünde Kış Yaşantısı
Ansızın bastırır köyde kış...
Gece sabahla buluşurken uyanır; dağlar, taşlar, kuşlar ve sonra insanlar.
Dışarda gökyüzü yeryüzüne akar.
Pencereler bu görkemli seyre şahit olur.
Kar, inceden ince, bir düğür gibi yağmaktadır.
Gökyüzü dumanlı, sisli hallere bürünmüştür.
Eski söylentilere göre;
‘Kurt’, köylere inermiş böylesi puslu havalarda.
Koyunların, kuzuların ağıllarına girermiş.
Kurtlar, uzak dağlarda avını sezerken, köyümüzde; önce sıcak yataktan kalkıp, sobayı doldurma düşünülür.
Kalın giysi ve yün çoraplar özenle giyilir.
Akşamdan hazırlanan odun-kömür kovaları sobaya konarak tutuşturulur.
Alev alan odunlar, harlı bir ateş koruna dönüşür.
Bu kızıl kor ateşinin, insana verdiği güven hazzı, muazzam güzel bir duygudur.
Ahırında malı davarı olan insanlar, hayvanlarına yem vermek için işlerine koyulur.
Bu işler yorucu ve yıpratıcıdır.
Sabaha karşı beşte yataktan kalkan mal sahipleri, hayvanlarının altını temizler. İnek ve danaların, yattıkları yerin rahat olması gerektiğinden kuruluk serperler.
İneklerin bacak ve gövdelerini tımar ederek bakım yaparlar.
Yaz mevsiminden hazırlanan otlar samanlıkta doğranarak musullara konulur.
Saman ve ot karıştırılarak hayvanlara yem olarak verilir.
Hayvanlarını besledikten sonra, ahır görevini yapan üretici evine gider.
Güzel bir kahvaltı onu bekliyordur.
İnsan gücüne dayan tüm bu işlerin altından kalkmak için sağlıklı beslenmek gerekiyor.
Sofra her zaman yanan sobanın yakınına kurulur.
Aile birliği içinde iştahla, bol sohbetle yapılan kahvaltının, köy yaşantısında besin değeri yüksektir.
İnsan bedenini oksijen ve doğal beslenme dinç tutar buralarda.
Başka türlü sert kışlara, aynı zamanda güç gerektiren işlere beden dayanamaz.
Özenle bakılan inekler sağılarak sütü alınır.
Yeni doğan danalar büyütülür.
Hayvanlar çoğaltılarak, sürüye katılır.
Yoğurt, peynir, yağ ve çökelek inek ve koyun sütünden yapılır.
Ev halkı kendi payını aldıktan sonra başka sağımlarını, köy sakinlerinden süt ihtiyacı olanlara pazarlar.
İnek sayısı çok olan mal sahipleri, ürünlerini ilçede kurulan köy pazarına götürerek satarlar.
Böylelikle birlik, dirlik içinde süren tatlı yaşantı, devam eder.
Kar-kış, soğuklar bastırdığında ulaşım sekteye uğrar.
kasaba ve ilçeye gitmek zorlaşır., buzlanan ve kardan kapanan yollar dozerle açılır.
Fakat yine de dağ başı işte; mutlaka bir terslik çıkabilir.
Bu nedenledir ki bölgemizde erzaklar önceden çuvallarla toplu olarak alınır.
Geçmişten gelen gelenektir...
Un, bulgur, yarma, patates, soğan çuvallarının kilerde boy boy dizilmesi.
Bu görüntüler, her zaman, tıpkı odunlar gibi erzakların doluluğu da bende ayrı bir iç huzur yaratmıştır.
Şehirlerde olduğu gibi her an markete gidilmiyor.
Belki bir ay hiç köyden dışarı çıkılmadığı zamanlar olabiliyor.
Köy yaşamında, özellikle kışları, yazdan kurutulup saklanan kuru yiyeceklerle beslenmek, yerleşmiş bir kültürdür.
Dağlık köylerde yaşayan insanlar, her zorluğun hesabını yaparak tedbirlerini ona göre alabilmeyi kendilerine görev bilmişler.
Kış mevsiminin ve olağanüstü durumların getirdiği zor koşulları kolaylaştırmanın yolunu bulmuşlar.
Bunun mantığına göre davranış geliştirmişler.
Durum ve koşullar ne olursa olsun; pes etmeyen, vazgeçmeyen, her koşulda işine ve yoluna devam eden, işinde ustalaşmış insanların yaşantısı halen var.
Köyde hasta varsa hemen toplanılır.
Yapılacak olan ne varsa yapılır.
Ocak ayının ortasında bazı evlerin suyunun kanalı donmuştu. Aynı gün imece usulüyle toplanıp bu sorun anında çözüldü.
Çetin şartlarda, ilkel koşullarda yaşamış bir neslin torunlarıyız.
Hiçte kolay olmayan şartların içinde var olma savaşı vermişler.
Tüm zorluklara rağmen; evler, konaklar yaptırmış olan dedelerimiz, her türlü kahra göğüs gererek bu günlere bizleri hazırlamışlar.
Köylerin ya da kentlerin koşulları ne olursa olsun, durmadan çalışmalı, üretmeli eskiyi yeniden var etmeliyiz.
Bu bir yaşam döngüsüdür.
Doğanlar büyür, yaşar, sonbahar gazelleri dökülür.
Karda eriyerek yok olur.
Tekrar eden bu yaşam döngüsüne umutla, sabırla, dirençle bakarak yol almalıyız...
İyi pazarlar!

Köylü Köyü, 30 Ocak 2021

17 Ocak 2021 Pazar

Yaşam İçin Suyun Önemi

Yaşam İçin Suyun Önemi 

Nuray YILDIRIM

Canlıların yaşayabilmesi için vücudunun suya ihtiyacı vardır.
İnsan vücudunun ana bileşeni; vücuttaki suyun üçte ikisi hücrelerde ve üçte biri hücrelerin dışında bulunur.
Örneğin yetmiş kilo ağırlığı olan erkek bir bireyin vücudu yaklaşık yirmi sekiz litre hücre içi ve on dört litre hücre dışı olmak üzere kırk iki litre su içerir.
Bir insanın vücudundaki su miktarı yaşa göre değişir.
Yeni doğmuş bir bebeğin vücudu (yüzde yetmiş beş), yaşlı bir kişiden (yüzde elli) daha fazla sudan oluşur.
Ayrıca bir kişinin vücudu ne kadar "kaslı" olursa, o kadar fazla su içerir. Tersine vücutta ne kadar çok yağ varsa, o kadar az su olacaktır.
Beyin, akciğer, kalp, karaciğer ve böbrekler çok fazla su içerir.
Tüm bunlar bize gösteriyor ki, vücudumuzdaki su miktarı hayati önem taşımaktadır.
İshalli hallerde, bulantı- kusmalarda, ateşli hallerde vücuttaki su miktarı düşerse o zaman vücut ‘alarm’ vermeye başlar.
Solunum yoluyla ve terleyerek su kaybederiz. Bu kayıplar, ‘Görünmeyen kayıplar’ olarak adlandırılır. Bunların dışarı atılışı bazen hayatı tehdit eden tablolara yol açabilir.
İnsan yaşlandıkça vücudundaki yağ dokusu artar, su oranı azalır.
Bu nedenle yaş ilerledikçe vücudumuza daha fazla su girmesi gerekmektedir.
Sağlıklı insanlar, yaşamında vücudundaki su ve oksijen oranını dengeli tutabildiği oranda yaşamının devamını sağlayabilir.
Aksi takdirde vücudumuzun organları yavaş yavaş ‘oksijensiz’ kalarak kendisini tüketmekte olacaktır.
Vücudumuzun su ihtiyacını artıran nedenler?
Daha iri insanların ve erkeklerin su ihtiyacı daha çoktur.
Su kaybı arttığında susama hissi oluşur, idrar rengi koyulaşır, dil ve cilt kurur, tansiyon düşer, nabız hızlanır, bilinç bulanıklığı ve halsizlik meydana gelir.
Sağlıklı susama hissi ile insan su içmeye yönelir.
Fakat yaşlılar, çocuklar, kronik hastalar ve bilinci bozulanlarda bu mekanizma sağlıklı işlemeyerek kolayca ciddi su azlığı oluşur.
Buna, ‘Dehidratasyon’ denir. Vücut suyunun yüzde beşini kaybedenlerde hafif, yüzde onunu kaybedenlerde orta, yüzde on beşini kaybedenlerde ciddi dehidratasyon oluşur.
Dehidratasyona girenlerin ‘takibi iyi yapılmazsa’ su kaybı, böbrek yetmezliği ve ölüme kadar giden tablolara yol açabilir.
Bir insanın vücudundan fazla su kaybetmesiyle; şeker, protein, yağ dengesi aynı anda bozulur. Kaybedilen bu değerler aynı anda yerine konulmadığında vücut fonksiyonları yerle bir olur.
Tıp bunu serum vererek yerine koyar. Böylelikle kaybolan sıvı dengesi tekrar kazanılır. Aksi takdirde yaşayan beden ölüm dediğimiz kelimeye yenik düşer.
Hepimize hayati bir element olan bol su dolu yaşamlar dilerim...

17 Ocak 2021
Köylü Köyünden Notlar

31 Aralık 2020 Perşembe

Yeni Yıl Karşılaması

Yeni Yıl Karşılaması

Nuray YILDIRIM

Köylü köyünden merhaba...
Büyük kentlerin kargaşasından uzak bir yasamın içerisindeyim.
Sabaha, dağlardan doğan ışıkla uyanıyorum. Tümüyle kirlenmiş olan dünya hallerinden uzağım. Gerek alım gücünde yaşadığım zorluklar, gerekse ulaşım alanında yaşadığım zorlanmalarım ve sıkıntılar, mücadelemin içindeki her türlü ağır işler hiç zoruma gitmiyor.
Dünya da ise büyük bir kargaşa hüküm sürüyor.
Cinayetler, ayrılıklar, kopuşlar, birbirinden uzak ve sarılmadan geçen insan manzaraları toplumu ve bireyleri yaralamakta, yıkmakta.
Bunların seyri hızlanarak, bilinçli kesimi yakmaktadır.
Ne 2020'nin kusuru var, ne de gelecek olan 2021' in kusuru…
Üzerinde yaşadığımız dünyanın güneşin çevresinde dönmesiyle, 365 gün tamamlanıyor. Ardından gelen yıllar; tarih olarak bizlere yeni bir 365 günlük yaşayacağımız zaman dilimleri hazırlıyor.
Tarihlerin çekiciliğine kapılmadan gün, hafta ve aylarımızı mevsimlere bölerek tatlı tatlı yaşamak yine insanlığın, yani bizlerin elinde olan bir şey…
"Covit-19"la girdiğimiz 2020 yılından büyük badireler atlatarak çıkıyoruz.
Bilimin durmaksızın çalışması sonucu 2021'e ise ‘aşı’ kampanyasıyla girmekteyiz.
Seyredip göreceğiz, hayatımızın güneş etrafındaki uzun yolculuğu; kar, bahar, yaz ve yeniden kışı yaşatırken bize neler gösterecek.
Tabiat kendi devinimlerini sürdürmeye devam ediyor. Bunu bozmak için ‘elinden geleni ardına koymayan’ insanlık; ‘vahşi kapitalizmin’ ve ‘biat kültürünün esiri’ olmaktan kendini kurtarmadıkça, kendi halinde sürüp giden evreni de yok edecektir. Tıpkı kendisini yok ettiği gibi olacaktır bu yıķım da…
İnsanlık bilime, sanata, kitaba yakın durarak, kültürüne sahip çıkarak bu yozlaşmadan aynı zamanda kendi yıkımından kurtulacaktır.
Bizler, ocak ayının ilk sabahından itibaren bilimin, felsefenin ve okumanın peşinden koşmaya devam edeceğiz.
İyi yıllar!

12 Aralık 2020 Cumartesi

Köyümüz Karantina Altında...

Köyümüz Karantina Altında...
Köyümüz Köylü kar altında...
Köyümüz karantina altında...
Gece sabaha dönerken alacakaranlıkta uyandım.
Perdeyi aralayıp baktığımda, lapa lapa kar yağıyordu.
Aralık ayının başlarında yapraklarını döken kaysı ağaçlarımıza ilaç atılacak.
Köyde bu işi yapan arkadaşımızı beklemekteyim. "Gelsin yapsın kurtulayım diyerek" beklediğim tarımcı arkadaş son anda bahaneler üreterek gelmedi.
Hava durumu kar yağışı göstermekteydi. Yağmadan atılması gereken ilaç kalmıştı. Birde yasak geldi.
Bu böyle olmazdı.
"Ne yapıp edip ilacımı atmalıyım" diye kendimce bir karar aldım.
Burada "feodal topluma" göre değil, kendi öğretilerime göre yapmalıydım.
Yoksa her şey; tüm emeklerim ziyan olacak diye düşündüm.
'Hekimhan'dan bu işi yapan var mı?' diyerek bir araştırma yaptım ve çok sağlam çalışan bir tarımcı ile görüştüm.
"Koşullar çok sert ve hava soğuk. Yeriniz uzak diyordu". Buna rağmen, söz verdiği için uzun yoldan gelerek bu işi birlikte hallettik.
Size soruyorum...
Köyümde bu işi yapan genç arkadaşım, bizi önemseyip yakın yerden gelerek, beni üzmeden işini yapsa ve parasını alsa en iyisi olmaz mıydı?
Bu kaçak kaypak konuşmaların sonunda bizi mağdur etmekte neyin nesiydi?
Uzun süren mücadelem sonuca ulaştı... İşten anlayan ustanın da destek vermesiyle çamurların içinde ayaklarım bata çıka, zor zahmet, ilaç hortumu elimde, ağaçları kışa hazırladım.
Attığımız ilacın adı: Bordo bulamacı.
Bordu bulamacı; kimyasal bir ilaç olmasına rağmen başvurmak zorunda kaldığımız değeri yüksek bir ilaçtır. Ağaçları soğuklardan koruyor, meyvenin verimini artırıyor.
Karantina uygulamasına rağmen!
Jandarmadan izin alarak; bahçeye gidip ilaçlamayı başarıyla sonuçlandırmak, bana büyük bir huzur vermişti. Artık yasak günlerde sobayı yakıp rahatça oturabilirim.
İç huzuru bu olsa gerek.
İşlerin güzel sonuçlanması her insana büyük isteklendirme sağlar.
Peki, dış huzurumuz nasıl olacaktı?
Öyle ya Karantina var köyde.
Artık her şey yasak ve kısıtlı…
Evlerimizden dışarı çıkamayacağız.
Konu komşu yüzü göremeyeceğiz.
Oysa; köy demek samimiyet demekti.
Valilikten gelen bildiride:
"İkinci bir emre kadar, karantinaya giren köylü köyü; kurallara uymaz ve iyileşme sağlanamaz ise, karantina uzar" deniyor.
Coronavirüs konusunda bireysel kurallara uymayan köylülerimiz, valilikten gelen emirle beraber "sus pus" oldular.
Perşembe günü saat 17.00'de, jandarma bilgiyi anons ettiği anda, "Darbe inmiş gibi" evlerimize tıkamamıştık. Herkes birbirinden korkar olmuştu.
Bir senedir Covit-19 virüsünün etkilerini öğrenmiş olmak etrafa korku saçıyor.
Jandarma Cem evini kullanarak, giriş çıkışları tutuyor.
Köyümüz adeta hasta kampına dönüştü.
Bu durum beni çok üzdü. Burada köy halkı gibi yaşamıyorum. Sık sık kente gidiyor, ihtiyaçlarımı kendim alıyorum. Ufak tefek seyahatlerim ise bana iyi geliyor.
Daracık bir yerde yaşamak, kentten gelmiş birisi için hiç kolay değil.
Şimdi tüm ihtiyaçlarımızı başkasına bağımlı olarak isteyeceğiz.
Ne kadar, ne getirebilirler
Sonuçlara katlanmaktan başka çare kalmadı.
Hastalık kendisini bir kaç gündür göstermeye başlamıştı.
Karantina uygulanacağını 6 Aralık günü hissetmiştim. Çünkü hasta sayısı sürekli olarak artıyordu.
Hikâye şöyle başladı…
4 Aralık Cuma günü Hekimhan'a alışverişe gidiyordum.
Köyün arabasını kaçırmıştım.
Hasançelebi'ye yürüyüp, oradan otobüse binecektim.
Yoldayken arkamdan gelen beyaz otomobilin içinde, Ankara’dan yeni gelmiş olan köyden biri ve yeğeni vardı.
Bana seslenerek, "gel seni de götürelim" dediler.
Ağızları maskeliydi. Bende maskemi takmıştım.
Yine de, binmemek için ısrar ettim. Çünkü ilk günden beri pandemiyi sıkı takip ediyordum.
Kendimi çok iyi koruyordum.
"Gel" ısrarları sürünce binmek zorunda kaldım.
Burası küçük bir köy… Yardımcı olunacak davetler kolay reddedilmiyor.
Neyse bindim, arka koltuğa oturdum. Ve öğrendim ki, virüs testine gidiyorlarmış.
Tepki verdim. "Madem hastasınız, neden ısrarla beni arabaya aldınız?" dedim.
Güldüler!
Zarara gülen bir toplumuz...
Akşam arayıp öğrendim; sonuç: pozitif!
Buradan yola çıkacak olursak; çok değerli köy halkımızın bir birbirleriyle kurallara uymadan yaptıkları alış veriş ve temaslar bize bu darbe sonucunu getirdi.
Şimdi kar kış, zemheri bir taraftan zorluyor. Yasaklar bir taraftan.
Köy yeri deyip geçmemek lazım…
Tarım ve hayvancılık işleri hep insanın emeğini bekliyor.
En küçük bir bakkalımız yok. Şu saat olmuş, iki gün geçmiş, ekmek dağıtan bir kurum yok.
Kapımızı çalarak, "Bir ihtiyacınız var mı?" Diyecek heyet yok.
İnsanlar ve hastalar, kendi haline terk edilmiş durumdayız...
Yani aslında küçük idare şeklinden anlamak mümkün... Büyük idare şeklini… Bu nedenle böyle halkıyla bütünleşmeden yapılan idare şeklinden çok şey beklememek gerekiyor.
Beklemeyince yasama ve yürütme organları işlevini yapamıyor.
Sağlık, ekonomi, eğitim/idare çöküyor.
Yapı çöküyor...
Cumhuriyetin temelleri sağlam atılmış olmasına rağmen sonu bozuldu.
İnsanlarımız her şeye karşı daha meraklı, araştırmacı olarak eğitim almaktaydı.
Hepsini yok ettik. Emeklemeye yeniden başlayacağız.
Her şey çökmeye mahkum olurken, azınlıkta kalan aydınlarımızın pes etmeden bu ülkeyi kurtaracağına eminim.
Pandemi savaşında kıyasıya işbirliği içinde olanlar kazanarak çıkarlar.
Hizipçilik, kin, öfke ve nefretten sadece yıkımlar doğar.

12 Aralık2020