1980'den Günümüze Değişim
Nuray Yıldırım
Yaşamanın kilit noktası olan masumiyetini kaybetmesiyle başladı insan yapısının değişimi.
İstediğimiz insanın yapısında değişim ve dönüşüm olmasına rağmen, şimdi memnun değiliz. Çünkü olması gereken insanın çürümeye yüz tutmuş değişimi değildi.
Olumsuz yönde giden değişimin, günümüze planlar yapılarak getirildiğini çoğu insan bilmesine biliyor, fakat olumlu değişim yönüne çevirmeye gücü yetmiyor.
Yetemez de; kuşatılma 80'lede başlatıldı.
Kendi geçmiş yaşantımıza; filmlere, müziklere baktığımızda her şey ne kadar da masumane ve içten yapılıyormuş.
İnsan sadece insanmış; insanî ve evrensel değerlere bağlı, ilkeleriyle, hedeflerine sadık, etrafında olup bitenle ilgili, hazırcılığı sevmeyen, verileni istemeyip elinin tersiyle iterek, kendisi çaba harcayıp, istediğini elde eden bir varlıkken robot nesnelere dönüşmüş gözüküyor.
Seksenlere, doksanlara duyulan özlemin altında masumiyet olgusu var.
O dönemler; yine bugünkü gibi Siyasi çalkantılar, sömürüler, öldürülenler, idamlar ve hatta Doğu'da onlarca insan kayıp olmaktaydı.
Anlayacağımız devletin başındakilerin yönetimi hep aynıdır.
Gel gelelim bireylere ve bir araya gelen topluluklara; birbirleriyle anlaşarak, tartışarak eksik olanı tamamlayıp, üzerine daha başka yeni katkılar sağlayıp duygu sıcaklığı alıp vermekteydiler.
‘Ben’ değil, ‘biz’ kavramı önde giderdi.
Böylesine sarmaş dolaş olma, (dostluk, arkadaşlık, sevgili olma halleri ) güzel bakışmalar ne oldu da kör bakışlara dönüştü?
Dünyayı Vahşi Kapitalizme hazırlayan zümre, işinin başını hiç terk etmiyordu. Eserlerini ağır ağır piyasaya sürüyor, gelişmeleri takipten vazgeçmemek üzere çalışıyorlardı.
İnsanın olmazsa olmaz olan masumiyetini yıkan ve yok eden unsurlardan birisi, Kapitalizmin getirdiği ‘cep telefonları’ oldu.
1994'te cep telefonlarının ülkeye girmesiyle ‘ilk değişim’, 7'den 70'e herkesin, bu telefonları kullanmayı bilip-bilmeden eline almasıyla ikinci değişim başladı.
2010'lardan sonra akıllı telefonla tanışıldı ve üçüncü değişim oldu.
Bilgisayarlar; klavye yoluyla her şeye anında kolaylıkla ulaşılabilmesi, insanın kendisi fark etmeden beyninde oyunlar oynadı.
Beyin yapısı ruhunda tahribatlara sebep olunca şu günden, o günlere hayranlıkla bakan sosyal medya milyonları, kendinin yaşayamadıklarına, sadece izleyici olarak kaldıklarına üzülür hale geldi.
Özgürlüğü için savaşan 90'lar, teknolojiyle beraber yerle bir edildi.
Paraya bağlı köle toplumu yaratıldı.
Yeter ki telefonlarımızda cigabaytlar, kontörler olsun...
Cihazın içinde insanlar vardı zaten, sokaklara ne gerek var.
Proje tutmuştu, ardından virüsle gelen salgın hastalık; kişilikleri paramparça yaptı. Evlerinde, bilgisayar ve cep telefonlarına sarılanlar, ruhlarında yapayalnız kaldılar.
Sarılmış oldukları içi kaynayan fakat dokunulduğunda sadece bir makineyle sınırlı kalan bu cihazlar, kişileri çılgına çevirirken yavaş yavaş başka bir insana dönüştürüp, hasta toplumlar meydana getirmeye yetti. Bazıları avuç içini dolduran ebattaki makineye sahip olabilmek, kendisini onunla var edebilmek özlemiyle beden ve ruhlarını satmaya kadar düştü.
Özlenen 90'lar ise bırakalım satılmayı, sevdiğinin elinden bir buket çiçek alırken, utancından yüzü kızarır, gözleri alevlenirdi.
Var olanla yetinerek, öz saygısını korumaya kendini mesul tutardı.
Kaybolan değerlerden birisi de ‘öz saygı’ oldu. Kendisine değil, cihazın içinde tanımadığı, görmediği insanlara değer veren yapılara dönüşüm sağlandı.
Aynı masada beraber olan kişiler, yanlarındakiyle değil, cihazın içinde olanlarla iletişim kurmanın cazibesine kapılarak, yanlışı sever oldular.
O yıllardan bu yıllara değişim- dönüşüm insanın kendi iradesiyle aynı güzelliklere sahip kalabilecekken, küçük ve basit zevklere teslim olduğundan kazanılması zor olan değerleri kaybettirdi.
Değerleriyle beraber kaybolan insanlık; cinayetlere tapan, kadınları küçümseyen, ana- babayı tanımayan, çocuklara şefkat duymayan, sevgisiz hoşgörüsüz yığınlar haline geldi.
Aralarında kendi halinde gezinen; kafası bilgiyle, erdemle dolup taşarak dolaşan, bunca delilik içinde bulunurken, kendini sapasağlam koruyanlara selam olsun.
İyi pazarlar…
Köylü, 16 Ocak 2022
Yamadağlı Nuray
Yamadağı'ndan giyinmiş kuşanmış, alı al, moru mor, etekleriyle, ırgalanarak bir kadın iner gelir Köylü köyüne. Kadının adı Nuray'dır... Sever dağlarda yaşamayı. Kurt ile kuş ile yürümeyi. İster ki günlük güneşlik olsun günlerin tamamı. Her daim insanların şenlesin yüzü...
18 Ocak 2022 Salı
7 Ocak 2022 Cuma
Olympos'tan Geçen Nuray
Olympos'tan Geçen Nuray
Nuray YILDIRIM
Olympos tanrısı Zeus'la yan yana tam bir yıl geçirdim.
Antalya'da bulunan küçük köy Olympos… Sonradan turizme açılmış olsa da doğa tutkunları için, sistemin dayatmalarından kaçacak yerleri halen bulunuyor.
Sit alanı olmasına karşın duyduklarıma göre biraz bozulmaya yüz tutmuş maalesef.
Evrenin özü; diyalektik, hayat ağacı, yaşamın ve ölümün kendisi hepsini biz insanlar adlandırıyoruz.
Aslında olan biten her bir şey bizler olmasak da olup bitiyor.
Anlamlandıran insan aklı ve zihnidir.
Şimdi aynı kadın olan ben şehirde başka şeylere tutku duyarken, tabiatın içinde başka şeylere ilgili oluyorum. Bu durum herkes için geçerli değildir. Felsefi düşünme yetisine sahip olan kişiler buna daha yatkındır.
Örneğin: köy yerine gelip bir gün içinde sıkılıp gidenler var. Bu kişiler çevresinde olup bitene bakarak, sorgulamak ve görmek işiyle ilgili değillerdir.
Olympos dağlarına beni iten neden ise, bir süre sonra şehirlerin sıkıcı olmasıdır. Yani hep keşfetmekten, vermekten ve yaratmaktan yana bir zihne sahip olunca aramaya yelteniyor kafanız.
Düşünsenize milyonların arasında kayıp bir kişiyken daha az insanın arasında kendinizi bulup yararlı bir insan olmanın tadı, insanda göklerde yıldız gibi parlamak misalidir; etrafını parlatır.
Ankara tamamlanıp bitmişti benim için.
Şimdi ben köyde babamın mirası üzerinde oturup rahat rahat yazmıyorum. Hayatım boyunca zaman zaman ideallerim uğruna an geldi kurumuş bir tutam ekmek yediğim çok kez olmuştur.
"Yaşamın kendisi bir mücadele zaten" 2007'de var olan evimi bozdum, kapattım ve bavulumu alıp yeni bir hayat denedim. Sancılı olmasına karşın başarılarla dolu geçen bir yaz ve kış mevsimiydi.
Babamın kalp ameliyatı sürecindeki etmenler karar alışımda büyük rol oynamıştı. Ameliyat dedim çünkü orada çekilen yürek acıları bazı sorgularımı ilerletmeye yetmişti. Ve beni oralara doğru itmeye başlamıştı.
Yaşam neydi?
Babam, niçin henüz 60 yaşındayken ölüme gidiyordu.
Yaşamış mıydı gerçekten geldiği bu hayatı…
İşe gidip gelmekten, çocuk büyütmek, onlara hayat sağlamak ömrünü alıp götürüyordu.
Ağır bir kalp ameliyatı olmuştu. 40 ünite RH negatif kan bulmak isterken, yoldan geçenleri kolundan yakalayıp negatif kan arıyorduk. Veren vermeyen olmasına karşın bir mucize sonucu kurtarmıştık.
Görevimi tamamlayınca önceden bir kaç kez gidip gördüğüm ve sevdiğim yer olana doğru yolcuğuma çıktım.
Ormanlar, denizler, kumlar...
Güneşe tutkunluk…
Sahilde çakıl taşları bana her şeyi unutturmuştu.
Olympos sahilinden denize baktığınızda uzay boşluğuna benzeyen bir yan bulursunuz; oradan hiç ama hiç ayrılmak istemez ruhunuz, seyirlere doyamaz gözleriniz. Kıvrılan sahil, Çıralı'ya kadar uzanır.
Nisan'da geldiğim Çıralı, muhteşem çiçek ve sahil kokularıyla kaplı, sakin bir tatil köyü.
Likya yoluna açılan dağlardan oluşmaktadır. Bir pansiyonun mutfağında işe başladım. Olmadı, Haziranda ayrıldım. Özgürlüğüm uğruna her şeyi göğüsleyerek küçük bir kulübe kiraladım. Pes etmeden, yılmadan terk ettiğim yere dönmeden mücadelemi savunmaktı, bu benim yaptığım. Kulübemi düzenledim. O zamanlar odamı Nazım Hikmet'in hücresine benzetmemin sebebi insanlardan kopmam ve yazmaya başlamış olmamdı. "Nazım idolümdü..."
Bu arada babam beni zaman zaman arıyordu ve "kızım gel! Orada yaşaman için yaşın genç, kapatma kendini" dese de; yok ben yolumdan dönmedim. Yazdım, yazdım…
Kulübemin bir kenarını masa yaptım. Bir tarafını mutfak ve yatak, ancak böylesine küçük bir yerde insan, dikkati dağılmadan üretebilir, çok eserler yaratabilirdi. Ve de öyle oldu. Su kabakları boyadım. Takı tasarımlarım burada doğmuştu. Yaptığım takılara standılar açıp satışımı gerçekleştirmeye başlamış olmak bana güç, cesaret veriyordu.
Ankara'dan sade bir anaokulu öğretmeni olarak yola çıkan kadına neler oluyordu da sürekli içinden dışına doğru akan cevherlerle buluşuyordu. Bu şiirleri daha önce niçin dile getiremiyor, kâğıda dökemiyor, aynı çemberin çevresinde dönüp duruyordu.
İşte sır burada…
1- Özellikle bizim gibi dar gelirli insanların alanı zaman içinde daralır. Şehirlerde istediklerimizi yapmaya maddiyatımız yetersiz kalır. Buna bağlı olarak bir şey yapamayan insan çürümeye başlar.
2- Keşfedilecek olanların yolu bir müddet sonra tıkanıyor. (yolculuk şart)
3-Şehir tembelleştiriyor; yataktan kalkmak zor, televizyon, sinema gibi dikkat dağıtmakta olan nesneler var. (gereksizlikler çok fazla zaman kaybı oluyor.)
Denizin mavisi, göğün buğusu, insanın ağız dolusu gülüşleri, ormanın yeşilidir izlenmeye değer olan.
Sistemin dayatmalarından kurtulan ben, o gün bugündür tamamen doğaya bağlı, bazen aç bazen tok, bir hırka, bazen yalın ayak felsefemin peşinden gidiyorum.
Öğrendiklerim arasında en önem verdiğim, açlık; yaratılan canlıların ağzı var ve doymaya gereksinim duymaktalar yaşamak için. Öyleyse benim gibi öğretilerden geçen insanlardan ricam; yemek ve içmekle ilgili olan her şeye buna ağaçlar bitkiler ve hayvanlar dâhil, onlara bir şeyler sağlamaktır yaşamanın amacı.
Bireysel olarak şehirlerde küçük hobi bahçeleri kurmak; sadece onlarla oyalanmanın insanlığa bir yarar sağlamadığını şu an yaşayan toplumların boşluğundan görmekteyiz. Üretim bitti, kıtlığa bağlı olarak insan, hayvan, bitkiler doymuyor. Sürekli 84 milyon deniyor. Öyleyse nerede bu milyonlar?
"Bir deli kuyuya taş atıyor, birçok akılsız ise günlerce o taşı çıkarmak için gereksiz konuşmalar yapıyor. Bu konuşmayı yapanların maaşı 30 bin civarında, donanımlı masalarda havyar yiyerek insanlık adına kavga ediyorlar. Böyle kurtuluş olmaz. Yerle bir edilmeden düzlüğe çıkılmayacağını 70 yıldır görmekteyiz.
Herkes elini taşın altına koymalı. Gerçek bir yaşam, eylemlerde belli eder kendini.
Bu arada okuduklarımın içinde Stefano Elio D'anna'nın ‘Tanrılar Okulu’ kitabı var ki, özümseyerek, altını çizerek, yazarak okuyabilene "böyle tanrının ilahi gücünü" verir ve hayatında dönüm noktaları yaratır, Zeus'la yan yana gelir...
Bol gülüşlü günler dilerim.
Antalya'da bulunan küçük köy Olympos… Sonradan turizme açılmış olsa da doğa tutkunları için, sistemin dayatmalarından kaçacak yerleri halen bulunuyor.
Sit alanı olmasına karşın duyduklarıma göre biraz bozulmaya yüz tutmuş maalesef.
Evrenin özü; diyalektik, hayat ağacı, yaşamın ve ölümün kendisi hepsini biz insanlar adlandırıyoruz.
Aslında olan biten her bir şey bizler olmasak da olup bitiyor.
Anlamlandıran insan aklı ve zihnidir.
Şimdi aynı kadın olan ben şehirde başka şeylere tutku duyarken, tabiatın içinde başka şeylere ilgili oluyorum. Bu durum herkes için geçerli değildir. Felsefi düşünme yetisine sahip olan kişiler buna daha yatkındır.
Örneğin: köy yerine gelip bir gün içinde sıkılıp gidenler var. Bu kişiler çevresinde olup bitene bakarak, sorgulamak ve görmek işiyle ilgili değillerdir.
Olympos dağlarına beni iten neden ise, bir süre sonra şehirlerin sıkıcı olmasıdır. Yani hep keşfetmekten, vermekten ve yaratmaktan yana bir zihne sahip olunca aramaya yelteniyor kafanız.
Düşünsenize milyonların arasında kayıp bir kişiyken daha az insanın arasında kendinizi bulup yararlı bir insan olmanın tadı, insanda göklerde yıldız gibi parlamak misalidir; etrafını parlatır.
Ankara tamamlanıp bitmişti benim için.
Şimdi ben köyde babamın mirası üzerinde oturup rahat rahat yazmıyorum. Hayatım boyunca zaman zaman ideallerim uğruna an geldi kurumuş bir tutam ekmek yediğim çok kez olmuştur.
"Yaşamın kendisi bir mücadele zaten" 2007'de var olan evimi bozdum, kapattım ve bavulumu alıp yeni bir hayat denedim. Sancılı olmasına karşın başarılarla dolu geçen bir yaz ve kış mevsimiydi.
Babamın kalp ameliyatı sürecindeki etmenler karar alışımda büyük rol oynamıştı. Ameliyat dedim çünkü orada çekilen yürek acıları bazı sorgularımı ilerletmeye yetmişti. Ve beni oralara doğru itmeye başlamıştı.
Yaşam neydi?
Babam, niçin henüz 60 yaşındayken ölüme gidiyordu.
Yaşamış mıydı gerçekten geldiği bu hayatı…
İşe gidip gelmekten, çocuk büyütmek, onlara hayat sağlamak ömrünü alıp götürüyordu.
Ağır bir kalp ameliyatı olmuştu. 40 ünite RH negatif kan bulmak isterken, yoldan geçenleri kolundan yakalayıp negatif kan arıyorduk. Veren vermeyen olmasına karşın bir mucize sonucu kurtarmıştık.
Görevimi tamamlayınca önceden bir kaç kez gidip gördüğüm ve sevdiğim yer olana doğru yolcuğuma çıktım.
Ormanlar, denizler, kumlar...
Güneşe tutkunluk…
Sahilde çakıl taşları bana her şeyi unutturmuştu.
Olympos sahilinden denize baktığınızda uzay boşluğuna benzeyen bir yan bulursunuz; oradan hiç ama hiç ayrılmak istemez ruhunuz, seyirlere doyamaz gözleriniz. Kıvrılan sahil, Çıralı'ya kadar uzanır.
Nisan'da geldiğim Çıralı, muhteşem çiçek ve sahil kokularıyla kaplı, sakin bir tatil köyü.
Likya yoluna açılan dağlardan oluşmaktadır. Bir pansiyonun mutfağında işe başladım. Olmadı, Haziranda ayrıldım. Özgürlüğüm uğruna her şeyi göğüsleyerek küçük bir kulübe kiraladım. Pes etmeden, yılmadan terk ettiğim yere dönmeden mücadelemi savunmaktı, bu benim yaptığım. Kulübemi düzenledim. O zamanlar odamı Nazım Hikmet'in hücresine benzetmemin sebebi insanlardan kopmam ve yazmaya başlamış olmamdı. "Nazım idolümdü..."
Bu arada babam beni zaman zaman arıyordu ve "kızım gel! Orada yaşaman için yaşın genç, kapatma kendini" dese de; yok ben yolumdan dönmedim. Yazdım, yazdım…
Kulübemin bir kenarını masa yaptım. Bir tarafını mutfak ve yatak, ancak böylesine küçük bir yerde insan, dikkati dağılmadan üretebilir, çok eserler yaratabilirdi. Ve de öyle oldu. Su kabakları boyadım. Takı tasarımlarım burada doğmuştu. Yaptığım takılara standılar açıp satışımı gerçekleştirmeye başlamış olmak bana güç, cesaret veriyordu.
Ankara'dan sade bir anaokulu öğretmeni olarak yola çıkan kadına neler oluyordu da sürekli içinden dışına doğru akan cevherlerle buluşuyordu. Bu şiirleri daha önce niçin dile getiremiyor, kâğıda dökemiyor, aynı çemberin çevresinde dönüp duruyordu.
İşte sır burada…
1- Özellikle bizim gibi dar gelirli insanların alanı zaman içinde daralır. Şehirlerde istediklerimizi yapmaya maddiyatımız yetersiz kalır. Buna bağlı olarak bir şey yapamayan insan çürümeye başlar.
2- Keşfedilecek olanların yolu bir müddet sonra tıkanıyor. (yolculuk şart)
3-Şehir tembelleştiriyor; yataktan kalkmak zor, televizyon, sinema gibi dikkat dağıtmakta olan nesneler var. (gereksizlikler çok fazla zaman kaybı oluyor.)
Denizin mavisi, göğün buğusu, insanın ağız dolusu gülüşleri, ormanın yeşilidir izlenmeye değer olan.
Sistemin dayatmalarından kurtulan ben, o gün bugündür tamamen doğaya bağlı, bazen aç bazen tok, bir hırka, bazen yalın ayak felsefemin peşinden gidiyorum.
Öğrendiklerim arasında en önem verdiğim, açlık; yaratılan canlıların ağzı var ve doymaya gereksinim duymaktalar yaşamak için. Öyleyse benim gibi öğretilerden geçen insanlardan ricam; yemek ve içmekle ilgili olan her şeye buna ağaçlar bitkiler ve hayvanlar dâhil, onlara bir şeyler sağlamaktır yaşamanın amacı.
Bireysel olarak şehirlerde küçük hobi bahçeleri kurmak; sadece onlarla oyalanmanın insanlığa bir yarar sağlamadığını şu an yaşayan toplumların boşluğundan görmekteyiz. Üretim bitti, kıtlığa bağlı olarak insan, hayvan, bitkiler doymuyor. Sürekli 84 milyon deniyor. Öyleyse nerede bu milyonlar?
"Bir deli kuyuya taş atıyor, birçok akılsız ise günlerce o taşı çıkarmak için gereksiz konuşmalar yapıyor. Bu konuşmayı yapanların maaşı 30 bin civarında, donanımlı masalarda havyar yiyerek insanlık adına kavga ediyorlar. Böyle kurtuluş olmaz. Yerle bir edilmeden düzlüğe çıkılmayacağını 70 yıldır görmekteyiz.
Herkes elini taşın altına koymalı. Gerçek bir yaşam, eylemlerde belli eder kendini.
Bu arada okuduklarımın içinde Stefano Elio D'anna'nın ‘Tanrılar Okulu’ kitabı var ki, özümseyerek, altını çizerek, yazarak okuyabilene "böyle tanrının ilahi gücünü" verir ve hayatında dönüm noktaları yaratır, Zeus'la yan yana gelir...
Bol gülüşlü günler dilerim.
29 Kasım 2021 Pazartesi
Ankara ve Sevdalar
Ankara ve Sevdalar
Nuray YILDIRIM
Ankara'nın gündüz ve gecelerinden derlediğim fotoğraflar var.
Gezi direnişinde verilen mücadelenin sonunda her birimizin bir yana dağılmasıyla beraber o çok sevdiğimiz Yüksel Caddesi, Karanfil Sokak, Konur Sokak gibi kültür, sanat, edebiyatı içinde barındıran ve doyulmaz nitelikli sohbetleriyle insanları kaynaştıran cadde ve sokakların ruhları sonradan birer birer öldü.
Şehir ruhunun ölümü gri kent olan Ankara'mızı karanlığa boğdu. Bununla beraber iç dünyalarının rengini kente veren, katan gençliğinde oralardan gitmesine ve dağılmasına sebep olan nedenler çoğalınca geriye vasatlaşan kalabalık şehir kaldı.
Öyle bir gençlerdik ki, haritanın neresine gidersek gidelim Ankara'nın Anadolu sıcaklığını bulunduğumuz yerde bulamaz hemen dönerdik.
Küçük bir köye benzetirdik. İstanbul'la kıyaslar iyi ki Ankara var derdik.
Neydi bizi Ankara'ya bağlayan?
Saymakla bitmez ancak bir kaçını yazayım.
Öncelikle dost sıcaklığı... Ankara'mızın denizi ve gezilecek yeri olmadığından biz bu güzellikleri yüreklerimizde bulup orada yüzer, gezerdik.
Kitap evleri, kafeleri çay sohbetleriyle simit yenmesi.
Okuduğumuz kitaplardan birbirimize şiirleri dile getirip, altını çizdiğimiz satırları tekrar etmemiz saatlerce sürerdi.
Araştırmalarımıza yanıt veren müzeler.
El becerilerimizle, bulduğumuz her düzleme ruhumuzu akıttığımız atölyeler.
Eylemler vardı birde; her akşam ve hafta sonları ülkemizin gidişatına yön verecek emekçi seslerinin yükseliyor olması.
Tandoğan mitingleri.
Aşkları, sevdaları.
Kapalı bir kentin getirdiği sıkıcılığı gidermek kolay olmuyordu.
Aradığımız ne varsa sevdiğimizin yüreğindeki deryada, gözlerindeki ışıkta bulur onu severdik.
Sakarya caddesinin türkü barlarıyla var olunur, özlemler bu sokakta son bulurdu.
Opera Bale salonlarını hınca hınç doldurur, kendimize benzeyenlerle sonu gelmeyen alkışlar arasında büyür çiçek açardık.
Tiyatro ve Sinemalarda geleceğe umut bağlar insanı insanla severdik.
Hiç durmadan kar yağardı.
Günlerce lapa lapa yağan kar; Tunalı Hilmi'yi, Kuğulu Parkını başka türlü süslerdi.
Sokak lambalarının içine kelebek uçuşuyla püsküren kar taneleri eşliğinde yol boyu Ziya Gökalp Caddesinden Koleje yürür, sıcak evimizin orada bizi beklemesiyle, yan yana olmanın dayanılmaz hafifliğindeydik.
Cebeci kampüsleri, fakültelerde öğrenci olmak...
Kurtuluş Parkında basket oynayıp, koşup durmanın, hareket alanı bulabilmenin sevinciyle dolup taşan çocuklardık.
Güzellikleri içinde barındıran bu şehirden kareler…
Köylü, 22 Kasım 2021
Ankara'nın gündüz ve gecelerinden derlediğim fotoğraflar var.
Gezi direnişinde verilen mücadelenin sonunda her birimizin bir yana dağılmasıyla beraber o çok sevdiğimiz Yüksel Caddesi, Karanfil Sokak, Konur Sokak gibi kültür, sanat, edebiyatı içinde barındıran ve doyulmaz nitelikli sohbetleriyle insanları kaynaştıran cadde ve sokakların ruhları sonradan birer birer öldü.
Şehir ruhunun ölümü gri kent olan Ankara'mızı karanlığa boğdu. Bununla beraber iç dünyalarının rengini kente veren, katan gençliğinde oralardan gitmesine ve dağılmasına sebep olan nedenler çoğalınca geriye vasatlaşan kalabalık şehir kaldı.
Öyle bir gençlerdik ki, haritanın neresine gidersek gidelim Ankara'nın Anadolu sıcaklığını bulunduğumuz yerde bulamaz hemen dönerdik.
Küçük bir köye benzetirdik. İstanbul'la kıyaslar iyi ki Ankara var derdik.
Neydi bizi Ankara'ya bağlayan?
Saymakla bitmez ancak bir kaçını yazayım.
Öncelikle dost sıcaklığı... Ankara'mızın denizi ve gezilecek yeri olmadığından biz bu güzellikleri yüreklerimizde bulup orada yüzer, gezerdik.
Kitap evleri, kafeleri çay sohbetleriyle simit yenmesi.
Okuduğumuz kitaplardan birbirimize şiirleri dile getirip, altını çizdiğimiz satırları tekrar etmemiz saatlerce sürerdi.
Araştırmalarımıza yanıt veren müzeler.
El becerilerimizle, bulduğumuz her düzleme ruhumuzu akıttığımız atölyeler.
Eylemler vardı birde; her akşam ve hafta sonları ülkemizin gidişatına yön verecek emekçi seslerinin yükseliyor olması.
Tandoğan mitingleri.
Aşkları, sevdaları.
Kapalı bir kentin getirdiği sıkıcılığı gidermek kolay olmuyordu.
Aradığımız ne varsa sevdiğimizin yüreğindeki deryada, gözlerindeki ışıkta bulur onu severdik.
Sakarya caddesinin türkü barlarıyla var olunur, özlemler bu sokakta son bulurdu.
Opera Bale salonlarını hınca hınç doldurur, kendimize benzeyenlerle sonu gelmeyen alkışlar arasında büyür çiçek açardık.
Tiyatro ve Sinemalarda geleceğe umut bağlar insanı insanla severdik.
Hiç durmadan kar yağardı.
Günlerce lapa lapa yağan kar; Tunalı Hilmi'yi, Kuğulu Parkını başka türlü süslerdi.
Sokak lambalarının içine kelebek uçuşuyla püsküren kar taneleri eşliğinde yol boyu Ziya Gökalp Caddesinden Koleje yürür, sıcak evimizin orada bizi beklemesiyle, yan yana olmanın dayanılmaz hafifliğindeydik.
Cebeci kampüsleri, fakültelerde öğrenci olmak...
Kurtuluş Parkında basket oynayıp, koşup durmanın, hareket alanı bulabilmenin sevinciyle dolup taşan çocuklardık.
Güzellikleri içinde barındıran bu şehirden kareler…
Köylü, 22 Kasım 2021
17 Kasım 2021 Çarşamba
Anadolu'ya Özgü Yaşam
Anadolu'ya Özgü Yaşam
Kasım ayının ve ekonominin tüm boğucu geçen atmosferine rağmen bizler olumlu ve güzel olan şeylere bakmalı, düşünmeli ve dinlemeliyiz.
Güzel olan ne varsa onu bulup onunla var olmalıyız.
Hayat bize sunulmuş bir armağansa eğer; biz bu armağanın her gününü dolu dolu yaşamalıyız.
Günler birbirine benziyor gibi görünse de aslında aynı değildir.
Bazen küçük materyallerle, bazense büyük işler yaparak günlerimize, gecelerimize, anlarımıza renk katarak değişimini sağlamak bizim elimizde olan şeydir.
Renklerin ve dokunun cezbetmesine kendimi kaptırıp aşağıdaki görselde bulunan otantik takı yapımına başladım.
Ankara'da bulunan atölyemde sürekli uzak diyarların hayalini kurarak yaptığım Anadolu'ya özgü otantik takılarımı yöresinde yapmanın ayrı bir tadı var.
Yaşamım boyunca bunu çok istemiştim.
Daha büyük hayallerimde olmadı değil...
Çoğunlukla hayallerimin içinde "köy evindeyken" halı tezgahı kurma isteğim vardı.
Sobam yanıyor ve üzerinde kuru etli patates yahnisi kaynarken ben boyanmış rengârenk doğal boyalı iplerimle dokuma tezgahında ilmek ilmek bir sevda dokur gibi halı dokumayı düşlerdim.
Tüm dokumalara sevdalar işlenirdi.
Genç kadınların sevdaları renklenerek dile gelir. Askere giden eşlerinin ve yahut genç kızlar, yavuklularının ardından desenler dizerdi her bir ilmeğe.
Buram buram kokan hasretlikler kaybolmaya yüz tutuyor gibi görünse de, halen bu duyguları tezgâhlara desen olarak dokuyan kıyıda köşede kalmış insanlar bulunuyor.
Bulunsun da isterim...
Yoksa hayat ve yaşam çok yavan geçer.
Anadolu kadınlarımızın boynunda gururla taşıyacağı takı tamamen el yapımı olacak. Burada köyün havasını solurken "otantik takı" çalışmak kendime kattığım en güzel kış çalışma süreci olacaktır.
Köyde sıkılmıyor musun? Sorularını sık duyuyorum.
Elbette aynı ağaç ve dağları görmekten..
Mekanların farksız oluşundan zaman zaman bunaldığım oluyor.
Sonra iyi ki bunaldım diyorum.
Eğer bu sıkıntılara ermemiş olsaydım, kendimi bu denli zorlayarak yaratıcılığımı eyleme geçiremezdim.
Sıkıntımı bulunduğum yerden kaçmak fikri yerine bir fırsata çevirerek hayat boyu arzu ettiğim sanat dünyasına derinlemesine dalıyorum.
Bu vesile ile yaşadığım sessiz ortamın içinde özgürlüğümü artırarak geldiğim noktada bir değil daha fazla üretim içindeyim.
Hatta gün içinde arkadaşlarımla felsefi konuşmalar yapıyoruz.
Ve diyorum ki;
Büyük üretimler, işler ve sanatlar sıkıntıdan doğmuş.
Yokluktan nice yaratıcılıkla burun buruna gelmiş insanlık.
İlk insan ateşi bulmuş.
Sırasıyla tunç çağı gelmiş.
Hep yapmış insan.
Tutsaklar esir kamplarında devasa tablolar, heykeller ortaya çıkarmış.
Hapishanelerde yazılmış en büyük eserler, aslında var olan yeteneğin sıkıntı ile beraber ortaya çıkması ve kurulan hayallerin eserleridir.
"Yılmaz Güney" hayran olduklarım arasındadır.
En önemli film senaryolarını hapishaneden yazarak dışarıya ulaştırmıştır.
İçimizdeki yeteneği keşfetmişsek ve onu ortaya çıkarmayıp kolayı seçiyorsak bu durumda kendimizden kaçmış oluruz.
Hele ki bu pandemi süreci gözden kaçırılmamalı.
Halen kırk binlerde pozitif hasta var.
Hal böyle olunca bana daima çalışmak düşüyor.
15 Kasım 2021
3 Kasım 2021 Çarşamba
Pembe Çiçekler Umut Yolunda
Pembe Çiçekler Umut Yolunda
Yol boyu yürüyen kadının elindeki kovanın içinde Pembe çiçekler, umut içinde sağa sola bakarak gidiyorlardı.
Soğuk havaların kendini hissettirmesiyle beraber sıcak evin kendilerini beklediğini bilmek
dünkü günü unutturuyordu. Yapraklarının her zerresini gün ışığından faydalandıracak kadar hissettiren yetiştiricisi, onları ancak bir kovada ezilip hırpalanmadan götürebileceğini düşünerek hassasiyetle kovanın içine yerleştirdi. Beraber güzel bir yaz geçirmiş olmanın koruyuculuğu içinde büyük bir sevgiyle bazen elinde, bazen kolunda taşıyordu. Yürüyor olmak çiçeklerin sahibi için daima şiir gibi olmuştur. Yollarda adımları adeta su gibi akmıştır. Şiirsel yürüyüşlerini her seferinde başka bir umutla beslerdi. Beslenmelerin eksikliğinde sıkıntıların doğacağını çok iyi biliyordu. Ruhsal beslenme; bedensel beslenme kadar, belki daha fazla önemliydi.
Soğuk havaların kendini hissettirmesiyle beraber sıcak evin kendilerini beklediğini bilmek
dünkü günü unutturuyordu. Yapraklarının her zerresini gün ışığından faydalandıracak kadar hissettiren yetiştiricisi, onları ancak bir kovada ezilip hırpalanmadan götürebileceğini düşünerek hassasiyetle kovanın içine yerleştirdi. Beraber güzel bir yaz geçirmiş olmanın koruyuculuğu içinde büyük bir sevgiyle bazen elinde, bazen kolunda taşıyordu. Yürüyor olmak çiçeklerin sahibi için daima şiir gibi olmuştur. Yollarda adımları adeta su gibi akmıştır. Şiirsel yürüyüşlerini her seferinde başka bir umutla beslerdi. Beslenmelerin eksikliğinde sıkıntıların doğacağını çok iyi biliyordu. Ruhsal beslenme; bedensel beslenme kadar, belki daha fazla önemliydi.
Epeyce ilerleyip yol aldıktan sonra bir anda durdu. Yaz çiçeği içinde olan yeşil kovasını elinden yere bıraktı. Durduğu bu alan kendisinin daha çocukken koyunlarını kuzularıyla buluşturarak süt verdikleri yerin kendisiydi. Kucağında kuzu götüren çocukluktan çıkmış, büyümüş olgun bir kadınlığa geçiş yaşamıştı.
Şimdi kucağında çiçekler vardı. Hep bir şeyler oluyordu kollarının arasında. Kimi zaman bir kuzu, çocuk, kedi, çiçek, bahçenin ürünleri hep bir şeyleri var etmek, umut etmek ve bunu yaşama döküyor olmak ne bulunmaz değerler zinciriydi. Yere doğru eğilip baktığında gördüğü toprak ve içindeki küçük siyah taşların gizemi durup incelmeye değerdi. Bu kara taşlar ve toprak ne çok şey anlatıyordu...
Üzerinden milyon sayıları geçen ayak izleri, adımlar. İnsanlar; kadınlar, erkekler ,kızlar, çocuklar. Ve görevleri.. ayak adımlarının görevleri olduğu gibi, insanlarında görevleri çoktu ve bir o kadarda büyük sorumluluklar bekliyordu bu insanları. Ekine gidilip gelinen yollar, sürülerin yatağına koyulup orada, ay ışığında bir çobanın keçe içinde yatan sürüsünü beklemesi, sığırların otlatılması, kadınların koyun ve ineklerden süt sağması hep bu kara taşlı yollardan geçerek yerine getirilmiştir.
Çiçekleri itinayla taşıyan kadınımız bir an durup bunları aklından geçirmekle kendini büyük zenginlik içinde bulmuştur.
Buradan bir başka öyküyle devam edelim.
Evleri arazileri olan zengin bir aile varmış. Evin torunu çok mutluymuş. Havuzlu bir evin ayni zamanda her şeyin bol olduğu çiftliklerinde oynayıp, zıplayıp gezermiş. Bir gün dedesi ona: "seni bir köye gezmeye götüreceğim" demiş.
Çıkmışlar yola...
Varmışlar köye.
Köyde dereler şırıl şırıl akarmış. Yeşil ormanları. meyveli ağaçlar, bağ - bahçeleriyle... kuş sesleri yeri göğü inletirmiş.
Çocuk gezdikçe hayretler içinde kalıyormuş. Çeşmelerden akan sular. Kapı önlerinde konuşan insanlar. Ve serbest gezen hayvanları gördükçe şaşkınlığını gizleyememiş.
Dedesine sormuş:
"Dedeciğim hani biz zenginiz diyoruz ya!"
"Evet oğlum"
"Gezdiğim ve gördüğüm güzelliklerden bizim evde yok. Oysa köy dediğin, sanki hiç bir şeyi yokmuş gibi anlatılan bu yer, bizden daha zengin."
Üzerinden milyon sayıları geçen ayak izleri, adımlar. İnsanlar; kadınlar, erkekler ,kızlar, çocuklar. Ve görevleri.. ayak adımlarının görevleri olduğu gibi, insanlarında görevleri çoktu ve bir o kadarda büyük sorumluluklar bekliyordu bu insanları. Ekine gidilip gelinen yollar, sürülerin yatağına koyulup orada, ay ışığında bir çobanın keçe içinde yatan sürüsünü beklemesi, sığırların otlatılması, kadınların koyun ve ineklerden süt sağması hep bu kara taşlı yollardan geçerek yerine getirilmiştir.
Çiçekleri itinayla taşıyan kadınımız bir an durup bunları aklından geçirmekle kendini büyük zenginlik içinde bulmuştur.
Buradan bir başka öyküyle devam edelim.
Evleri arazileri olan zengin bir aile varmış. Evin torunu çok mutluymuş. Havuzlu bir evin ayni zamanda her şeyin bol olduğu çiftliklerinde oynayıp, zıplayıp gezermiş. Bir gün dedesi ona: "seni bir köye gezmeye götüreceğim" demiş.
Çıkmışlar yola...
Varmışlar köye.
Köyde dereler şırıl şırıl akarmış. Yeşil ormanları. meyveli ağaçlar, bağ - bahçeleriyle... kuş sesleri yeri göğü inletirmiş.
Çocuk gezdikçe hayretler içinde kalıyormuş. Çeşmelerden akan sular. Kapı önlerinde konuşan insanlar. Ve serbest gezen hayvanları gördükçe şaşkınlığını gizleyememiş.
Dedesine sormuş:
"Dedeciğim hani biz zenginiz diyoruz ya!"
"Evet oğlum"
"Gezdiğim ve gördüğüm güzelliklerden bizim evde yok. Oysa köy dediğin, sanki hiç bir şeyi yokmuş gibi anlatılan bu yer, bizden daha zengin."
"Gezdikçe ve bakıp gördükçe farkına vardığım benzersiz, farklı, değişken bin bir güzellikle karşılaştım."
Zenginliğin bir kaç abartı olarak aynı bir yerde toplanmasının olmadığını anlamış..
Dedesiyle torunu köy gezilerini orada noktalayıp, sohbetlerine devam ederek evlerinin yolunu tutmuş olmalılar.
Çiçeklerin sahibi kadın kovasında çok sevdiği koruyarak taşıdığı çiçeklerini alıp taşların arasından akşamın karanlığına aldırmadan hülyalı, hülyalı yürümüştür.
Umut etmek, yarınların, her yeni günün bir başka yenilikler getireceğini bilerek ve farkında olarak sabahlara uyanmak içimizdeki aydınlığın yansıması olacaktır.
Zenginliğin bir kaç abartı olarak aynı bir yerde toplanmasının olmadığını anlamış..
Dedesiyle torunu köy gezilerini orada noktalayıp, sohbetlerine devam ederek evlerinin yolunu tutmuş olmalılar.
Çiçeklerin sahibi kadın kovasında çok sevdiği koruyarak taşıdığı çiçeklerini alıp taşların arasından akşamın karanlığına aldırmadan hülyalı, hülyalı yürümüştür.
Umut etmek, yarınların, her yeni günün bir başka yenilikler getireceğini bilerek ve farkında olarak sabahlara uyanmak içimizdeki aydınlığın yansıması olacaktır.
26 Ekim 2021 Salı
Sıcak Bir Gün
Sıcak Bir Gün
Güneş dokunurken ıslanan evler vardır.O evler terk edildiğinde içindeki geçmiş yaşantılar, yıkılmışlığı görenler için büyük hüzün verirler.
Kapıda asılı kalmış tül, daha yeni içerden çıkılmış, biraz sonra döneceğiz dercesine askısında süzülüyor.
İnsanları yurtlarından göç etmeye zorlayan sebepleri burada bir bir saymak sayfalar alır.
Bahçe evinin güneş altında ıslanarak sahibini bekleyişinde bulduğum burukluk beni derinden etkileyen esas sebep...
Özene bezene yapılmış olan tahta kapı ve pencerelerin kimsesiz kalışları, her fırtınaya ve depreme karşı halen direnişi, hiç yıkılmayı düşünmemiş olmasındadır.
Terk edilmek ve terk etmek olgusu, insanda olduğu kadar evlerin de ruhlarını incitir.
Bahçe evinin ruhunu yaralanmış görsem de, bedeninin kendini korumaya almış olması umudun ta kendisidir.
Kapının üzerinde duran kilit (köcegin ruhunda parmak izleri) kendini var ederken, küskün duruşunu görebildim.
Zinciriyle-kilit birbirine sarılmış sahibi tarafından açılmayı bekliyordu.
Burası bir bağ evi…
Çok değil daha on sene önce evin içinde ve dışında kaysılar toplanıyor, koyunlar meleşiyor, bu koyunlardan süt alınıyordu.
Beni asıl etkileyen tahta ve topraktan yapılmış olan evin sessizce süzülerek dağlara karşı yalnız durmasıdır.
Geçmiş yıllarda insan ve hayvanların iç-içe yaşamı kucaklamaların da bulunan yaşantıların, şimdilerden baktığımızda, tüm izlerini üzerlerinde taşıyarak, terk edilmek zorunda kalmış olmaları, duygularım da o an sessizlik yarattı.
Orada durup fotoğraf çekmeli, yazıya dökmeliydim...
Asırların yükünü görür gibi olduğum bu küçük evden dolayı ki (böyle çok damlı evler var) başka türlü ruhumda ki fırtınaları dindiremezdim.
Babamla, Muhammet amcamın birbirlerine gelip giderek, yanan ocak üzerinden demli çayı süzgeçten süzerek ve şakalaşarak içmelerinde gördüğüm güzelliğin, hiç yaşanmamışlık boyutunda olması iç dünyamda, sevdiklerimin yüzlerini aramaya zorlayan çelişkiler yumağıdır.
Uzun boylu, buğday tenli yakışıklı, ağız dolusu gülerek konuşan bu güzel insanlar heybelerini az ile doldurup bu diyarlardan göç etmişlerdir. Babam ebediyete giderken, Muhammet amcam yıllar evvelinden bağından ayrılıp gurbeti kendine yurt edinmiştir.
Çok sevgili Sultan ablamın elinin izi ocağın üzerinde kapkara duruyor. Amcamla babamın yüksek sesle bağıra bağıra konuşması, pencerelerin açık aralığından akıp dağlarda yankılanıyordu.
Sessiz sakin kendi halinde duran bağ evi güzel insanların ruhunu dinleyerek geleceğe halen umutla bakıyorlar...
İste böyle böyle
Hal deli gönül
Gerek ağla
Gerek gül deli gönül
10 Eylül 2020
22 Eylül 2021 Çarşamba
Gece ve Karanlık
Gece ve Karanlık
Karanlık geceye aittir. Sabahı bekler aydınlık.
Eğer ay dolunaysa, insanın geçtiği yollar geceden kopmuştur.
Tepeleri, ağaç dallarını, toprağın üzerinde bulunan sarı ekin tarlalarını ayın şavkı aydınlatmıştır.
Dolunayın öyle bir aydınlığı vardır ki; nereye yansıyorsa oranın rengini alır.
Deniz üzerinde ise dolunay denizin dalgalı ya da durgun gecede karanlık olan tuzlu suyu ateş kızılıyla karışık sarımtırak bir renge bürünür.
Dağ başında, tepelerde ekin tarlalarında ise dolunay yeri göğü sarıya boğar.
Öyle bir aydınlıktır ki bu aydınlık, gökyüzünün mavisi yeryüzünün sarısıyla birleşerek bazen mavinin geçişleri yansır etrafa...
Denizlerin etrafını saran parlament mavisi insanı büyüleyen renk olarak çıkar karşımıza...
Gel gelelim dolunaylı gecelerde yollara düşmenin güzelliğine. Şimdi eve kapanıp böylesi asil gecelerde yolları her daim kullanmıyoruz. Eski zamanlarda karanlığa karışan uzun ince yollar hep kullanılıyordu.
Amerikalı bir düşünür derki:
"Buz dolabı icat oldu; İnsanlar birbirinden koptu."
Eğer ay dolunaysa, insanın geçtiği yollar geceden kopmuştur.
Tepeleri, ağaç dallarını, toprağın üzerinde bulunan sarı ekin tarlalarını ayın şavkı aydınlatmıştır.
Dolunayın öyle bir aydınlığı vardır ki; nereye yansıyorsa oranın rengini alır.
Deniz üzerinde ise dolunay denizin dalgalı ya da durgun gecede karanlık olan tuzlu suyu ateş kızılıyla karışık sarımtırak bir renge bürünür.
Dağ başında, tepelerde ekin tarlalarında ise dolunay yeri göğü sarıya boğar.
Öyle bir aydınlıktır ki bu aydınlık, gökyüzünün mavisi yeryüzünün sarısıyla birleşerek bazen mavinin geçişleri yansır etrafa...
Denizlerin etrafını saran parlament mavisi insanı büyüleyen renk olarak çıkar karşımıza...
Gel gelelim dolunaylı gecelerde yollara düşmenin güzelliğine. Şimdi eve kapanıp böylesi asil gecelerde yolları her daim kullanmıyoruz. Eski zamanlarda karanlığa karışan uzun ince yollar hep kullanılıyordu.
Amerikalı bir düşünür derki:
"Buz dolabı icat oldu; İnsanlar birbirinden koptu."
Doğru söz!
Buz dolabı bütün yiyecek ve beslenme sorunumuzu çözünce yollara düşme ihtiyacımız olmuyor.
Henüz her yerde buz dolabı ve taşıt yokken özellikle taşralarda yaşayan insanlar yolları gece gündüz sürekli kullanırlardı.
Hasan Çelebi nahiyesinin tren istasyonu köyümüze yaklaşık altı kilometredir. Tabi istasyon şimdilerde kullanım dışı bırakıldı. Bize, yani Köylü Köyüne en yakın istasyon Hekimhan istasyonudur. Benim çocukluğumda ise Hasan Çelebi istasyonu yolcularla dolup taşardı. Gelen yolcular, giden yolcular, bekleyen ve çuvallarının üzerine kafalarını koyup uykuya dalan yolcular olurdu. Hasan Çelebi ve Hekimhan tren istasyonlarında kadın-erkek, çoluk-çocuk birbirleriyle sohbet ederek rötarlı trenin gelip kendilerini sevdiklerine kavuşturacak olmalarını deyim yerindeyse "dört gözle" beklerlerdi.
Trenin rengi tıpkı gece gibi karanlıktı. Adına "Kara tren" deniyordu. Bu "Kara tren" on saatlik yolu on beş saatte ve daha fazla saatlerde rötar yaparak ulaşacağı yere varıyordu. Trenden indiğim zaman başım "fır fır" dönerdi.
Saatlerce bana yer sallanıyor gibi geliyor olmasıyla karışık etrafımda bulunan insanlardan ayrı kalırdım.
Karanlık geceler ayda bir yerini dolunaya bırakır.
Pırıl pırıl parlayan bu ışıklı gökyüzünün mavisi etrafı kaplayınca insanların yüzündeki derin çizgiler ışık saçardı. Yorgunlukları kaybolurdu.
Henüz yedi yaşındaydım.
Uzun yolun üzerinde binek hayvanımızla ağır ağır ilerliyorduk. Çocuk yüreğimin içini büyük bir sevinç kaplarken gözlerim yolun sonundaki daha çok olan beyaz aydınlığa bakıp dururdu. Ankara'ya trenle gidecektik.
Dedem ve ben, gecenin ay ışığında yollara düşerdik. Etrafımın güzelliği göğüs kafesimin içini doldururdu.
Gecenin ve aydınlığın farkındayım.
Hiç konuşmayı düşünmeyen gecenin sessizliğine ve uzun yola kendini kaptırmış olan dedem, sessiz kalarak atının üzerinde ben arkasında beline sarılmış halde ilerlerdik. Gidiyoruz aydınlığı delerek. Yol mu dayanır güzel yüreklere aydınlık mavi gökyüzünün altında etrafa bakarak gidilir. Çelebi istasyonuna yaklaşınca bir dereden geçerdik.
Orası ağaçlık olduğundan yansıdığı yerin rengini alan ayın rengi koyulaşır, beyaz ışık kaybolurdu...
Zaten gelmiştik istasyona varsın birazda yeşil rengin karanlığında olayım. İstasyon binası beni her zaman için farklı duygulara salmıştır. Binanın ortasına yapılmış olan pencerenin kahverengi, duvarlarının açık turuncu rengiyle sakin duruşu büyüleyicidir.
Kara tren dolunayın düştüğü rayların üzerinden salınarak gelir. İstasyona yaklaşınca o görkemli ses çıkaran düdüğünü uzun uzun çalmaktadır.
Bekleyen yolcuları trene yetişebilme telaşı kaplamıştır. Hızla bekleme salonundan çıkıp acele davranarak vagonların kapılarına yaklaşan insanlar, Lokomotifin kalkıyorum diyen düğünün sesine ve geceye karışarak uzun raylar üzerinde makas değiştirerek giden kara trenin içinde bir o yana bir bu yana sarsılarak giderler.
19. Eylül.2021
Köylü Köyünden Anılar
Buz dolabı bütün yiyecek ve beslenme sorunumuzu çözünce yollara düşme ihtiyacımız olmuyor.
Henüz her yerde buz dolabı ve taşıt yokken özellikle taşralarda yaşayan insanlar yolları gece gündüz sürekli kullanırlardı.
Hasan Çelebi nahiyesinin tren istasyonu köyümüze yaklaşık altı kilometredir. Tabi istasyon şimdilerde kullanım dışı bırakıldı. Bize, yani Köylü Köyüne en yakın istasyon Hekimhan istasyonudur. Benim çocukluğumda ise Hasan Çelebi istasyonu yolcularla dolup taşardı. Gelen yolcular, giden yolcular, bekleyen ve çuvallarının üzerine kafalarını koyup uykuya dalan yolcular olurdu. Hasan Çelebi ve Hekimhan tren istasyonlarında kadın-erkek, çoluk-çocuk birbirleriyle sohbet ederek rötarlı trenin gelip kendilerini sevdiklerine kavuşturacak olmalarını deyim yerindeyse "dört gözle" beklerlerdi.
Trenin rengi tıpkı gece gibi karanlıktı. Adına "Kara tren" deniyordu. Bu "Kara tren" on saatlik yolu on beş saatte ve daha fazla saatlerde rötar yaparak ulaşacağı yere varıyordu. Trenden indiğim zaman başım "fır fır" dönerdi.
Saatlerce bana yer sallanıyor gibi geliyor olmasıyla karışık etrafımda bulunan insanlardan ayrı kalırdım.
Karanlık geceler ayda bir yerini dolunaya bırakır.
Pırıl pırıl parlayan bu ışıklı gökyüzünün mavisi etrafı kaplayınca insanların yüzündeki derin çizgiler ışık saçardı. Yorgunlukları kaybolurdu.
Henüz yedi yaşındaydım.
Uzun yolun üzerinde binek hayvanımızla ağır ağır ilerliyorduk. Çocuk yüreğimin içini büyük bir sevinç kaplarken gözlerim yolun sonundaki daha çok olan beyaz aydınlığa bakıp dururdu. Ankara'ya trenle gidecektik.
Dedem ve ben, gecenin ay ışığında yollara düşerdik. Etrafımın güzelliği göğüs kafesimin içini doldururdu.
Gecenin ve aydınlığın farkındayım.
Hiç konuşmayı düşünmeyen gecenin sessizliğine ve uzun yola kendini kaptırmış olan dedem, sessiz kalarak atının üzerinde ben arkasında beline sarılmış halde ilerlerdik. Gidiyoruz aydınlığı delerek. Yol mu dayanır güzel yüreklere aydınlık mavi gökyüzünün altında etrafa bakarak gidilir. Çelebi istasyonuna yaklaşınca bir dereden geçerdik.
Orası ağaçlık olduğundan yansıdığı yerin rengini alan ayın rengi koyulaşır, beyaz ışık kaybolurdu...
Zaten gelmiştik istasyona varsın birazda yeşil rengin karanlığında olayım. İstasyon binası beni her zaman için farklı duygulara salmıştır. Binanın ortasına yapılmış olan pencerenin kahverengi, duvarlarının açık turuncu rengiyle sakin duruşu büyüleyicidir.
Kara tren dolunayın düştüğü rayların üzerinden salınarak gelir. İstasyona yaklaşınca o görkemli ses çıkaran düdüğünü uzun uzun çalmaktadır.
Bekleyen yolcuları trene yetişebilme telaşı kaplamıştır. Hızla bekleme salonundan çıkıp acele davranarak vagonların kapılarına yaklaşan insanlar, Lokomotifin kalkıyorum diyen düğünün sesine ve geceye karışarak uzun raylar üzerinde makas değiştirerek giden kara trenin içinde bir o yana bir bu yana sarsılarak giderler.
19. Eylül.2021
Köylü Köyünden Anılar
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




