Yamadağlı Nuray

Yamadağı'ndan giyinmiş kuşanmış, alı al, moru mor, etekleriyle, ırgalanarak bir kadın iner gelir Köylü köyüne. Kadının adı Nuray'dır... Sever dağlarda yaşamayı. Kurt ile kuş ile yürümeyi. İster ki günlük güneşlik olsun günlerin tamamı. Her daim insanların şenlesin yüzü...

25 Kasım 2022 Cuma

Sen Kahve Gövdeli Ağaç

SEN KAHVE GÖVDELİ AĞAÇ
Nuray YILDIRIM

Mart ayında çiçeklendin; tomur, tomur oldun.
Baharın taze günlerinde yeşil yapraklara dönüşen halini izlemek için saatlerimi seninle paylaştım.
Etrafına saçtığın neşeli duruşun, bir taraftan beyaz, pembe çiçeklerinin çağlaya dönüşmesini izlemekteki güzellik hali insanı kendinden bir adım uzağa göndermiyor.
Sonrasında, bir kaç ay içinde güneşin sıcağı yoğunlaşınca, olgunlaştırdığın sarı kaysılarını verdin bizlere, hakkın ödenmez.
Gölgende çayımı yudumlarken, serinlediğim çok oldu.
Elimde kazma, kürek, seni daha fazla gürbüzleştirmeye meyil verdiğim anlarda, üzerimden çıkardığım hırkamı, yahut şapkamı dalına asmaktaki güzellik her zaman kalbimi dinlendirirdi.
Aylar birbirini kovalarken biz birbirimizin elinden, dalından tuttuk.
Sarıldık birbirimize, dayandık.
Gece ses olduk, gündüz söz olduk.
Çoğu zaman su ile beslendik.
Peş peşe kovalanan aylar döndü sonbahara geldi.
Rüzgâr esti, bir yağmur yağdı...
Soyundun; yapraklarının senden düşmesiyle bir bir.
Dalların çıplak kaldı.
Gövden üşümeye yüz tuttu.
Isıtmak istesem de seni, bu mümkün olamazdı;
Güneşimiz bizden uzaklaşmış, kış denen mevsime hazırlanıyorduk.
Evet, biraz üşüyecektik; sende, bende...
Ben bazen sıcak giysiler giyecek olmama rağmen senin çıplak kalışın beni hafiften hüzne boğacak ama, "sana bu tabiatın kuralı, böyle olması gerekiyor" kısmını, yine sana anlatırken huzur katacaktım ikimize de,...
Şimdi sen! sarı turuncuya dönen yapraklarını, çiçek desenli bir döşek gibi yatırdın etrafına, sımsıcak sardın toprağını...
Görüntünle tablolar oluşturdun, yeri göğü süslemektesin.
Soyunup çıplak kalmış bir yanın, diğer yanın sarı renkli giysin olmuş, henüz buradayım demekte sonbahar.
Ah!
Ne mahzun duruyorsun bir bilsen.
Ruhumu titretiyor, duruşundaki hüzün...
Yaz boyu biz miydik, bahçeleri süsleyen; insanların senin meyven için yarış içinde olarak, bahçelere doluştuğu yerler bomboş kaldı şimdi.
Bir bilsen ne çok üşüyorsun şimdi, güneşin de gitti.
İnsanlar da seni tek etti.
Sen kahve gövdeli, her mevsime ayak uyduran ağaç; kaldın dimdik bulunduğun her yerde, çıplak dalların sana arkadaş, kendinlesin dağların arasında, bulutların kapladığı gökyüzünün altında dostlarınla.

Köylü, 24 Kasım 2022

27 Ekim 2022 Perşembe

Alıç Ağacı

Alıç Ağacı

Nuray YILDIRIM

Toprak, toprak, toprak...
Cevizin dibinde oturup dinleniyorum.
Bahçem bu sene sanki cennete dönüştü.
Kış mevsiminin uzun ve kar yağışlı geçmesinin sonucunu yeşillenen dallarda görüyorum.
Daha bereketli, daha coşkun oldu bahçe bu yaz.
Derinliği olan köpürmüş beyaz bulutlar arkadaştır bu tarlada, bu dağlarda.
Toprağın üzerinde, ağacın altında otururken dalların esintisinden doğan uğultuların etkisindeyim...
Dallardan gelen seslere odaklanıp, sadece o sesleri dinlemek insan olduğumu hatırlatıyor.
Televizyon, sosyal ağlar derken duyma organım ve beynim asıl yetisini kaybediyor sanırım.
Ve anılar;
Kurtdede’de bulunan tarlanın yüz ölçümü oldukça geniş.
Dedem buraya buğday ekerdi.
Bazı yazlar ise bolca bostan yaparmış, annem anlatıyor.
Bahçenin tam üzerinden geniş, su dolu ark akardı.
Mahalle olunca köyler, arkımızın yerini daracık borular geçen kanallar ve onu çalıştıran vana konuldu.
Hiç hoşuma gitmeyen bu durum tarlamızı sıkıntıya soktu.
Havuz bu nedenle yapılıyor.
Havuz olmazsa eğer bir çöle dönecek burası da...
Eski zamanlarda, buradan başka dünya yoktu.
Ankara diye bir yer vardı ama herkes bilmezdi orayı.
İnsanlar bulunduğu yerde mutluydu.
İşte öyle yıllarda, ben üç yaşlarındayken, dedesinin ardında gezen küçük bir kız çocuğuydum.
Tarlanın girişinde halen duran alıç ağacının altında oturup, öğlenlik yerdik.
Öğlenliğimiz bol tereyağlı bulgur pilavı ve yayıkta yayılan katık olurdu.
Dedem iyi bir rençperdi.
Her ne kadar" İbrahim ağa" diye seslenseler de, dedem iyi bir tarımcıydı.
Öküzleriyle toprağını sürer, harmanını kaldırırdı.
Şu anda hissettiğim sessizlik o zamankiyle aynı...
Uğultulu rüzgâr, sinek vızıltıları, kuş seslerine karışan böcek ığıltıları... Elimdeki telefon ve yazıcı aleti olmasa dersiniz, tarlamız ve karşı Yama dağının serinliğinden gelen uğultulu sessizliği yetmişli yıllar ve çok daha öncesi dedemlerin gençlik zamanının aynısı.
Zaman hep aynı, buradaydı ve hep vardı.
Değişen insanların ölümü ve doğumu…
Zihinlerimiz, algılarımız.
Yüz yıl önceyi gösteriyor gibi takvim...
Vay babo vay, o zamanlar sadece toprak, insan, iş ve emek çabası varmış.
Oysa 2022'de teknolojinin hâkim olduğu yıllardayız ve hayatının içinden bir avuç çalabildiğimiz toprak zamanları...
Sevgiler!

20 Temmuz 2022 Çarşamba

Yoldan Bir Tablo

Yoldan Bir Tablo

Nuray YILDIRIM
‘Kendi kendime yazılar’

Keyifle yürüyordu kadın dağlara çıkan toprak yolda…
Sağdan, soldan esen sert rüzgârlar Temmuz sıcağını bastırmak için tüm çabasını harcıyordu.
Rüzgârın havasına karışıyordu kadının benliği, uçup gidiyordu adeta...
Benliğin kendinden gitmesi bazı zamanlar kendini unutmaya eştir.
Bu da en büyük aşklarda meydana gelir.
Kendini unutmuş doğa aşkı içinde yürürken, yan tarafında gördüğü dikenli otların ve diğer çiçeklerin içinde güzelliğine özgü bembeyaz saflığıyla gelin buketine benzer halde bulunan uzun saplı, beyaz taçlı, tutam tutam beyaz çiçek gördü.
Çevresini kuşatan bu çiçeği ellerine almalıydı.
Çiçek çok narindi ve yine narince, eğip bükmeden koparmalıydı.
Elini nazikçe uzattı, incecik parmaklarını çiçeğin gövdesine doladı.
İncinmemeliydi çiçek bile…
Adımlarını tatlı tatlı ileri doğru atarak yürümesine devam ederken olabilen diğer zamanlardan farklı bir güzelliğin farkına vardı.
Harika bir akşamdı ve sadece yürüyordu…
Kadının bacaklarını taşıyan yeşil keten pantolonu rüzgârda savrulmaktayken, biraz eskimiş, hatta yırtılmaya yüz tutmuş spor ayakkabısı, salaş haliyle toprağın üzerinde asaletinden ödün vermiyordu.
Altın çamura düşse yine altındır.
Göz ucuyla baştan aşağı üzerine baktı ve uyumlu bir birliktelik gördü; kendisiyle yaşadığı bu güzelim uyumun akşamında, içsel huzurunun artmış olmasına şükretti.
Var olanla yetinmenin huzuru, mutluluğu azımsanamazdı…
Yaşadığı yayla havasının etkisi de fazlaca etken olmalıydı içsel huzuruna...
Oksijenin bol olduğu yaylada yaşayan ve yürümeyi çok seven, yaz kıyafetlerinin rahatlığıyla salınan bu güzel ve alımlı kadın, topladığı beyaz çiçekleri ellerinin arasında olabildiğince hafif tutarak ilerliyordu.
Bir anda önüne kaya büyüklüğünde bir taş çıktı. Aslında bu taşı hep görüyor ve tanımasına rağmen, sadece bu akşamın farkında lığı ile daha bir ayrımına vararak, taşa yaklaştı.
İlerlemiş olduğu yerden iki adım geri gitti ve ayağını taşın üzerine koydu.
O an sanki orada bir tablo oluştu…
Son bir saat içinde ruhunda başka bir enerji dolaşmış olmalıydı ki; attığı her adımı, yaptığı her hareketi sanatsal boyuttaydı.
Kendisi değilmiş gibiydi.
Her gün akşam, sabah, bahçe, toprak ve hasat işleri kendisini epeyce sıkmış demek ki…
Ayağını taşın üzerine koymuş haliyle, kendisinin farkında olarak, artistik bir beden duruşunda bir arkadaşına randevu vermiş ve bekliyormuş noktasında duygulara büründü.
İçinde sevgisi büyümüştü.
Akşam vaktiydi ve aslında bahçesine gidiyordu.
Üzerinde bulunan keyifli yaz akşamını hiç bozmadan şiirler mırıldanarak, yürüyüşünü tamamlayıp, havuzlu bahçesine ulaştı...
"Genzimizde soluduğumuz oksijenin tadını hissederek yaşamanın kalitesini duyumsayabiliyorsak, gerçekte yaşıyoruzdur."
Şiir gibi yürüyenler bunu çok iyi bilirler.
Nokta...

Köylü Köyü, 13 Temmuz 2022/Gece

27 Nisan 2022 Çarşamba

Köyün Sessizliği

Köyün Sessizliği


Nuray YILDIRIM

Saat on biri gösteriyordu.
Köyden bahçeye doğru yokuş yukarı yürüdüm.
Arhaç'ı geçip, Çamkoyağ'a varınca, çamların arasında fotoğraf çektim; sonra bir taşın üzerine oturup, sessizliği dinledim.
Sessizliğin arasından hoşur, hoşur ses geldi. Burada, çamların içinde daima barınan gri renkte tavşanlar vardı. Çıkan sesin de tavşana ait olduğunu düşündüm.
Bulunduğum yerden kalktım, tekrar yürümeye başladım.
Şimdi duyduğum ses ise çok yüksek ve kütür, kütürdü.
Boş bulunup, doğayı dinleyerek öylesine yürümeyi sürdürdüm.
Hatta Antalya'nın, Çıralı koylarında yürüdüğüm yollara ne kadar benzediği ile meşguldü kafam.
Tam o sırada çam ağaçlarının arasından yokuş yukarı giden iri bir domuzla karşı karşıya geldim.
Refleks halinde bulunarak, elimde taşıdığım değneği yere vurarak, kaçmaya yeltenen domuzu korkuttum. Oradan yukarı doğru hızla; patır, kütür kaçarak tepeden aştı, gözden kayboldu.
O kadar hızlı koşuyor ki, fotoğrafını bile çekemedim.
Oradan uzaklaşınca kendime döndüm ve ne yalan söyleyeyim, içimin titrediğini hissettim.
Saat on birde köyümüzün yakınında bir domuzun dolaşması iyiye işaret değildi.
Bu demek oluyordu ki, köyümüz, üreten insanların varlığı açısından bakıldığında, boşalmıştı.
Üretenleri kaybettik maalesef.
İster, istemez sürekli değiniyorum bu konuya.
İnsanın olmadığı yerlere uğrar yabani hayvanlar bu saatlerde.
Benimde yabanileşmem, normal olabilir bu durumda.
Bu kadar evcil ve vahşi hayvanın içinde araştırarak, gözlemleyerek ve yazıp, çizerek geçen süre dışarıdan bakıldığında garipsenebilir.
Çevremdekiler benim yaşantıma şaşırmamalı, tamamen doğal yaşam içinde, yaz- kış, her mevsim, insanlardan uzak kalarak yasadığımı göz önünde tutarak, kabullenerek, beni ben olarak saymalılar. Fakat o kadar eğlenceli ve güzel ki, yazsam sayfalar alır.
Güzel bir Nisan gününden ve köyden her şeye ve herkese selamlar!

Köylü, 22 Nisan 2022

7 Nisan 2022 Perşembe

Ağrılarla Uyanmak

Ağrılarla Uyanmak
Nuray Yıldırım

Gelmiş bahar, geçmiş yazlar neyleyim...
Dışarıda 1 Nisan havası var.
Baharın güzelliğini hissederim, belki anlatamam, bazen balkona çıkıyorum, bu ne güzel yumuşak hava diyorum, bazen aşk bile kokuyor.
Diyorum da; daha fazla ilerleyemiyorum.
İçeri girip yatağıma yatıyorum.
Ben hiç yatmazdım biliyorsunuz...
Fakat dört gündür yatak yorgan, nane limon, sirke, baharat, bal…
Parol, vitamin, mineraller içip içip yatıyorum.
Bu hastalığın en güzel yanı benim için yatmak oldu.
Yıllardır ayakta dolaşmak, çalışmak, erken uyanıp akşamlara kadar dağ havasına karşı bedenin mücadelesi ancak böyle bir dinlenmeyle kendine geldi.
Hani diyoruz ya mutluluk nedir?
İşte budur mutluluk, yaşama karşı aldığımız tavırdır.
Dünyanın en ölümcül, bulaşıcı hastalığı geldi, bana da dokundu.
Tek başıma göğüslerken, içinden yine güzellikler çıkararak mutlu, bir o kadar umutlu atlattım.
Gece gündüz, saatler, dakikalar, saniyeler yıl oldu bazen.
Test olmaya gidemedim.
Fakat omicron virüsü aldığımı bronşlardan gelen iltihap ve ağrılarla uyandığım gece anladım.
Üç yıldır gezmediğim yer kalmadı. Bu virüslerden kendimi korudum, yine başımıza köyde geldi bu iş. Burası da ayrıca ilginçliğini koruyacak. Neyse ki fazla yayılmadı.
İlk gece sabaha karşı saçma bir ateşle uyandım.
Şaşırdım…
Derken kalçalarımın ağrısından yürüyemedim.
Kalkmak zorundaydım.
Soba yanacak, çorba yapmalıyım.
İki büklüm olmuş, ağrılar içindeki bedenimle öz bakım işlerimi yaptım.
İşte size bir savaşçı ruh!
Yatakta, yatak!
Canım sürekli yatak istiyor.
Üzerimde ne varsa temiz kirli demeden olduğum gibi girdim yatağa.
O an can derdine düştüm.
Anladım ki bu normal üşütme değil.
Coronavirus...
Yas almaya gittiğim yere sordum. Evet, doktora gitmişler ve pozitif.
Hiç eyvah demedim.
Aşımın olmamasına rağmen iç dünyamın güçlü olduğunu hep hissettim.
Bugün beşinci günüm, ikinci gün ağrılarım kesildi. Üçüncü gün iyi oldum.
Dün ve bu sabah sadece halsizlik yaşamaktayım.
2013 Aralık ayında kış günü yine böyle yalnız başıma bronşit geçirmiştim. Annem bal alıp gelmişti. Ölümlerden ölüm beğenmiştim.
O hastalığım bundan daha ağır ve zorlayıcı geçmişti.
Köyün havası beni güçlendirmiş. Tabi o zaman biber gazları tüm akciğerimi sarmıştı.
Öyle olunca şimdi buna bağlı olarak hep bir korku yaşadım.
Öksürdükçe attığım iltihaplara bakıyorum. Deney yapmadan duramayan ben, görüyorum ki korona virüsler dışarı atılıyor. Elbet kaygılarım oldu.
Her kaygımda deneyim yaşamış bir yakınımla konuşarak teselli buldum.
Güçlendirilmiş kemik ve kas yapımla aşıya hiç gerek kalmadan yendim.
Ailemle telefonda sürekli görüştük, çok destek oldular. Görüntülü konuşmalar ilaç olarak geldi bana.
Sağ olsunlar…
Yaşamak, pamuk ipliğine bağlı…
Bu ipliği kalınlaştırmak, bizim elimizde görünüyor.
Dağın başında en zor hastalığı hiç doktora gitmeden atlatabilmenin haklı gururunu yaşıyorum.
Evde tek başıma sadece limonlu su, ev tarhanası çorbalarım, komposto, doğal bitkilerle, kendime bakarak hasta günlerimi geçirdim.
Yapa bildiklerimden değil, aldığım güç; yapabileceğime inandığımdan.
Dostlarımı unutmayım.
Minnak dostlarımın varlığı beni ayakta tutmaya yetti.
Kalkmak zorundaydım,
Sürünerek de olsa kalkıp; soğuk desem de, üşütme ve titreme tutsa da kapıyı açıp, yarı açık yarı giyinik, köy yerinin konforsuzluğunda harmana gidip, günde üç kez aksatmadan yine canların mamalarını verdim.
Onlar bilmiyor dünyada neler olduğunu.
Zamları, savaşları, hastalıkları…
Onlara dünya hep aynı ve sadece karınlarının doymasına bakıyorlar.
Beni de seviyorlar tabi…
Ne mutlu bana…
Mutluluğum başka şeyleri (insan, hayvan, ağaç, hatta nesneleri boyamak) onları mutlu etmekten kaynaklanıyor.
Çok zor elbet, zorluklarda dahi kendinden verebilmek…
Güzellik burada değil mi? zaten.
Hoşçakalın dostlar!

Nisan 1
Ama bu bir şaka değil
Ben hasta oldum
Bahar aylarında eve bağlı kaldım
Sağlıklı yaşamı hissetmenin tadına varabilmek için /hastalık iyi bir şey

Köylü, 1 Nisan 2022

24 Şubat 2022 Perşembe

Köylü Köyünde Kış

Köylü Köyünde Kış
Nuray Yıldırım

Doğu ve Güney Doğu'da kış çok sert geçiyor...
Şubat ayının ortasındayız, cik cik öten kuş sesleri iki gündür baharın geleceğini duyuruyor olsa da; dondurucu buz kesen soğuklar kendini özellikle sabaha karşı göstermekte..
Köyümüz de derenin suyunun üzeri, bazı kıvrımlarıyla beraber etrafı dondu, görülmeye değer buz katmanları oluştu. Büyük köprünün iç kısmından geçen içme suyunun ana borusu patladı. Sadece bir gece susuz kaldık. Ertesi gün Maski gelip bizi suya kavuşturdu. Soğuk bir yandan zorlarken, suyun kesilmesi insan için daha işin içinden çıkılmaz hal aldı.
Soğukların ve gece donlarının etkisi kendisini hiç acımasızca gösterirken biz burada yaşayan insanlar ve kuşlar, diğer canlılar tabiatın döngüsü içinde uyum sağlayarak yaşamı devam ettirmek üzere mücadelemiz sürüyor. Kar sıyırmak işinde elimizden kürek düşmedi, ama ne kardı; muhteşem yağan lapa lapa bembeyaz kar, bizleri mutlu da etti. Yakmak için eve odun taşımaktan usansak dahi yeniden enerjimizi toplayarak kışın bir metreye yakın yağan karın üstesinden geldik. Yamadağı'nın eteğinde olan köyümüzün kışı, yakın çevre köylere göre daha zorlayıcı yaşanıyor. Bazen hiç sonu gelmeyecek kadar insan sabrını zorlayan kışlar yaşanıyor.
Bana göre bu bir ayrıcalık.. bazı şeyleri ne kadar zorlayıcı ve sert yaşarsak o denli güçlü oluruz." "Seni öldürmeyen şey güçlü yapar" diyor bir filozof. Çünkü tabiatın meydana getirdiği doğal koşullara karşı konulmaz ancak onunla uyumlu yaşanır..
Ana yoldan aşağı dereye giden sokağın yerlerinde erimeler başladı; eriyip akan su patinaj yeri gibi buzlanma yaptı. Bir keresinde sırt üstü düştüm, kalkmak istiyorum, tekrar kayıyorum, buz katmanı öylesine kaygan ki, kaç kez denedikten sonra ancak ayağa kalktım.
Yaklaşık iki haftadır burası böyle kaygan, köyün bu kışları çetin olmasına karşın dinginlik sağlayan bir yaşamı da beraberinde getirmektedir.
Nedir bunlar:
Sıcak yanan sobada patatesin pişerken üzerinde inek sütü ve çayın kaynıyor olmasından tutun da, yanı başınızda komşunuzun bir hastalığına koşuyor olmanın insanî güzelliği..
Böylesine kendi halinde yaşanan coğrafyalar da bir birine tutunarak sevgiyle yaşamak dostluğun sıcacık selamlaşmaları içimizi ısıtan etkilerdir.
Kuşların ötüşü, ağaçların dimdik duruşu, tabiatın kendi içinde ki ahengi eşliğinde; karşı dağlarda salınan ufuk çizgileri ne kadar uzunsa bizim algılarımız da o denli geniş oluyor.
Selamlar, sevgiler..

Köylü Köyünden Notlar, 
15 Şubat 2022

1 Şubat 2022 Salı

Uğur Mumcu'nun Kalemi Bir Yanda, Kanı Her Yandaydı...

Uğur Mumcu'nun Kalemi Bir Yanda, Kanı Her Yandaydı...
Nuray Yıldırım

1993 yılının Ocak ayı, Ankara'da yoğun kar yağışı var.
Tatlı mı tatlı bir sabah, Ankara'mız kar altında kaldı.
Evimiz; Ankara Türközü Dereboyu semtinde, merkeze göre daha sakin ve doğası bozulmamış araziler üzerinde bulunuyor.
Tarih, Ocak ayının 24' nü gösteriyor.
Ailece kar yağışlı bir gün yaşamaktaydık, bugün olduğu gibi...
Pazar günlerini daha nasıl güzel geçirebilirdim?
Sosyal etkinliklere katılmak için her daim kendimce mutlaka plan yapardım.
Bu pazar planım sinemaya gitme uğraşısı olmaya başlamıştı.
Erkek kardeşim Hakan, Kıbrıs'ta askerlik yapmakta olduğundan, eşi Hatice bizimle birlikte, çok iyi arkadaşız ve iyi anlaşmaktayız.
Onunla kaliteli vakit geçirmek için Hatice' ye bir teklifte bulundum, kabul etti.
Sinemalara, baş rollerini Kevin Costner ve Whitney Houston'un oynadığı, heyecanla beklediğimiz 'Bodygard' filmi gelmişti. Hatice'yle birlikte bu filmi izlemek için hazırlandık ve sıkı sıkı giyinip evden çıktık.
Lapa lapa kar yağmaktaydı.
Ankara'ya gerçekten kar çok yakışıyordu!
Evden az ileride otobüs durağı vardı.
Oraya kadar neşeli, neşeli yürüdük. 
Heyecanlıydım!
Hem kar yağıyor, hem istediğim filmi izlemeye gidiyor olmaktandı bu heyecan.
Biraz bekledikten sonra kırmızı renge boyalı belediye otobüsü gelip, karlarla kaplı durakta durdu, otobüsün kapısı açıldı...
Ayağımı kaldırıp, birinci basamağa bir adım attığım anda, Gazi Osman Paşa tarafından gelen etkili bir gürültü duydum.
Çok yüksek patlama sesiydi.
Tüp patlaması oldu, diye düşündük.
Bu nedenle geri dönmeden otobüsle yolumuza devam ettik.
Batı sinemasına geldiğimizde saat 11:30 u, gösteriyordu.
Filmi izleyip çıktık.
Aşk, dram, dans dolu bir film izlemiştik.
Havalarda uçarak eve döndük.
Oysa, biz bunları yaşarken bizim muhite çok yakın olan Gazi Osman Paşa kana bulanmış.
Eve geldiğimizde gerçekleşen patlamanın nasıl ve niçin olduğunu öğrendik. Saat 11'de duyduğum yüksek patlama sesi, gürültüsü ve havaya yayılan kokusu Uğur Mumcu'nun arabasına önceden konmuş bombanın patlamasıymış, haberi alınca üzüntüden, hayal kırıklığından dizlerimin bağı çözülmüştü.
Hava soğuktu, donup kalmıştım olayın etkisiyle...

Uğur 
Mumcu'nun kalemi bir yanda, kanı her bir yandaydı...

Akşam babam eve ağlayarak gelmişti. Çok severdi Uğur Mumcu'yu.
Her gün mutlaka Cumhuriyet gazetesi giren evimizde, 
Uğur Mumcu'nun köşe yazısını okurduk. Son zamanlarda kitaplarını okumaya başlamıştım; kaleminden ve ruhundan etkilendiğim yazar olmasıyla severdim, araştırma yazılarıyla, iki binlerde olan ve gelişen olayları o zamandan okuyup öğrenmiştim.
Kupürlerini keserek arşivlerdim.
Bombanın etkisini yüreğimde, beynimde duymuş olmam, bundandır.
Ertesi gün beş yüz bini bulan insan seliyle, Kocatepe'den Cebeci Mezarlığına doğru yağmur altında sabahtan akşama dek ağır ağır yürüdük.. şemsiyeler,.. siyahlara bürünmüş insanların ellerinde kırmızı karanfil, gözlerimizde Uğur Mumcu'ya akan yaşlarla son yolculuğuna uğurladık.
Özlem ve saygıyla...

Köylü, 24 Ocak 2022

18 Ocak 2022 Salı

1980'den Günümüze Değişim

1980'den Günümüze Değişim

Nuray Yıldırım


Yaşamanın kilit noktası olan masumiyetini kaybetmesiyle başladı insan yapısının değişimi.
İstediğimiz insanın yapısında değişim ve dönüşüm olmasına rağmen, şimdi memnun değiliz. Çünkü olması gereken insanın çürümeye yüz tutmuş değişimi değildi.
Olumsuz yönde giden değişimin, günümüze planlar yapılarak getirildiğini çoğu insan bilmesine biliyor, fakat olumlu değişim yönüne çevirmeye gücü yetmiyor.
Yetemez de; kuşatılma 80'lede başlatıldı.
Kendi geçmiş yaşantımıza; filmlere, müziklere baktığımızda her şey ne kadar da masumane ve içten yapılıyormuş.
İnsan sadece insanmış; insanî ve evrensel değerlere bağlı, ilkeleriyle, hedeflerine sadık, etrafında olup bitenle ilgili, hazırcılığı sevmeyen, verileni istemeyip elinin tersiyle iterek, kendisi çaba harcayıp, istediğini elde eden bir varlıkken robot nesnelere dönüşmüş gözüküyor.
Seksenlere, doksanlara duyulan özlemin altında masumiyet olgusu var.
O dönemler; yine bugünkü gibi Siyasi çalkantılar, sömürüler, öldürülenler, idamlar ve hatta Doğu'da onlarca insan kayıp olmaktaydı.
Anlayacağımız devletin başındakilerin yönetimi hep aynıdır.
Gel gelelim bireylere ve bir araya gelen topluluklara; birbirleriyle anlaşarak, tartışarak eksik olanı tamamlayıp, üzerine daha başka yeni katkılar sağlayıp duygu sıcaklığı alıp vermekteydiler.
‘Ben’ değil, ‘biz’ kavramı önde giderdi.
Böylesine sarmaş dolaş olma, (dostluk, arkadaşlık, sevgili olma halleri ) güzel bakışmalar ne oldu da kör bakışlara dönüştü?
Dünyayı Vahşi Kapitalizme hazırlayan zümre, işinin başını hiç terk etmiyordu. Eserlerini ağır ağır piyasaya sürüyor, gelişmeleri takipten vazgeçmemek üzere çalışıyorlardı.
İnsanın olmazsa olmaz olan masumiyetini yıkan ve yok eden unsurlardan birisi, Kapitalizmin getirdiği ‘cep telefonları’ oldu.
1994'te cep telefonlarının ülkeye girmesiyle ‘ilk değişim’, 7'den 70'e herkesin, bu telefonları kullanmayı bilip-bilmeden eline almasıyla ikinci değişim başladı.
2010'lardan sonra akıllı telefonla tanışıldı ve üçüncü değişim oldu.
Bilgisayarlar; klavye yoluyla her şeye anında kolaylıkla ulaşılabilmesi, insanın kendisi fark etmeden beyninde oyunlar oynadı.
Beyin yapısı ruhunda tahribatlara sebep olunca şu günden, o günlere hayranlıkla bakan sosyal medya milyonları, kendinin yaşayamadıklarına, sadece izleyici olarak kaldıklarına üzülür hale geldi.
Özgürlüğü için savaşan 90'lar, teknolojiyle beraber yerle bir edildi.
Paraya bağlı köle toplumu yaratıldı.
Yeter ki telefonlarımızda cigabaytlar, kontörler olsun...
Cihazın içinde insanlar vardı zaten, sokaklara ne gerek var.
Proje tutmuştu, ardından virüsle gelen salgın hastalık; kişilikleri paramparça yaptı. Evlerinde, bilgisayar ve cep telefonlarına sarılanlar, ruhlarında yapayalnız kaldılar.
Sarılmış oldukları içi kaynayan fakat dokunulduğunda sadece bir makineyle sınırlı kalan bu cihazlar, kişileri çılgına çevirirken yavaş yavaş başka bir insana dönüştürüp, hasta toplumlar meydana getirmeye yetti. Bazıları avuç içini dolduran ebattaki makineye sahip olabilmek, kendisini onunla var edebilmek özlemiyle beden ve ruhlarını satmaya kadar düştü.
Özlenen 90'lar ise bırakalım satılmayı, sevdiğinin elinden bir buket çiçek alırken, utancından yüzü kızarır, gözleri alevlenirdi.
Var olanla yetinerek, öz saygısını korumaya kendini mesul tutardı.
Kaybolan değerlerden birisi de ‘öz saygı’ oldu. Kendisine değil, cihazın içinde tanımadığı, görmediği insanlara değer veren yapılara dönüşüm sağlandı.
Aynı masada beraber olan kişiler, yanlarındakiyle değil, cihazın içinde olanlarla iletişim kurmanın cazibesine kapılarak, yanlışı sever oldular.
O yıllardan bu yıllara değişim- dönüşüm insanın kendi iradesiyle aynı güzelliklere sahip kalabilecekken, küçük ve basit zevklere teslim olduğundan kazanılması zor olan değerleri kaybettirdi.
Değerleriyle beraber kaybolan insanlık; cinayetlere tapan, kadınları küçümseyen, ana- babayı tanımayan, çocuklara şefkat duymayan, sevgisiz hoşgörüsüz yığınlar haline geldi.
Aralarında kendi halinde gezinen; kafası bilgiyle, erdemle dolup taşarak dolaşan, bunca delilik içinde bulunurken, kendini sapasağlam koruyanlara selam olsun.
İyi pazarlar…

Köylü, 16 Ocak 2022

7 Ocak 2022 Cuma

Olympos'tan Geçen Nuray

Olympos'tan Geçen Nuray
 
Nuray YILDIRIM

Olympos tanrısı Zeus'la yan yana tam bir yıl geçirdim.
Antalya'da bulunan küçük köy Olympos… Sonradan turizme açılmış olsa da doğa tutkunları için, sistemin dayatmalarından kaçacak yerleri halen bulunuyor.
Sit alanı olmasına karşın duyduklarıma göre biraz bozulmaya yüz tutmuş maalesef.
Evrenin özü; diyalektik, hayat ağacı, yaşamın ve ölümün kendisi hepsini biz insanlar adlandırıyoruz.
Aslında olan biten her bir şey bizler olmasak da olup bitiyor.
Anlamlandıran insan aklı ve zihnidir.
Şimdi aynı kadın olan ben şehirde başka şeylere tutku duyarken, tabiatın içinde başka şeylere ilgili oluyorum. Bu durum herkes için geçerli değildir. Felsefi düşünme yetisine sahip olan kişiler buna daha yatkındır.
Örneğin: köy yerine gelip bir gün içinde sıkılıp gidenler var. Bu kişiler çevresinde olup bitene bakarak, sorgulamak ve görmek işiyle ilgili değillerdir.
Olympos dağlarına beni iten neden ise, bir süre sonra şehirlerin sıkıcı olmasıdır. Yani hep keşfetmekten, vermekten ve yaratmaktan yana bir zihne sahip olunca aramaya yelteniyor kafanız.
Düşünsenize milyonların arasında kayıp bir kişiyken daha az insanın arasında kendinizi bulup yararlı bir insan olmanın tadı, insanda göklerde yıldız gibi parlamak misalidir; etrafını parlatır.
Ankara tamamlanıp bitmişti benim için.
Şimdi ben köyde babamın mirası üzerinde oturup rahat rahat yazmıyorum. Hayatım boyunca zaman zaman ideallerim uğruna an geldi kurumuş bir tutam ekmek yediğim çok kez olmuştur.
"Yaşamın kendisi bir mücadele zaten" 2007'de var olan evimi bozdum, kapattım ve bavulumu alıp yeni bir hayat denedim. Sancılı olmasına karşın başarılarla dolu geçen bir yaz ve kış mevsimiydi.
Babamın kalp ameliyatı sürecindeki etmenler karar alışımda büyük rol oynamıştı. Ameliyat dedim çünkü orada çekilen yürek acıları bazı sorgularımı ilerletmeye yetmişti. Ve beni oralara doğru itmeye başlamıştı.
Yaşam neydi?
Babam, niçin henüz 60 yaşındayken ölüme gidiyordu.
Yaşamış mıydı gerçekten geldiği bu hayatı…
İşe gidip gelmekten, çocuk büyütmek, onlara hayat sağlamak ömrünü alıp götürüyordu.
Ağır bir kalp ameliyatı olmuştu. 40 ünite RH negatif kan bulmak isterken, yoldan geçenleri kolundan yakalayıp negatif kan arıyorduk. Veren vermeyen olmasına karşın bir mucize sonucu kurtarmıştık.
Görevimi tamamlayınca önceden bir kaç kez gidip gördüğüm ve sevdiğim yer olana doğru yolcuğuma çıktım.
Ormanlar, denizler, kumlar...
Güneşe tutkunluk…
Sahilde çakıl taşları bana her şeyi unutturmuştu.
Olympos sahilinden denize baktığınızda uzay boşluğuna benzeyen bir yan bulursunuz; oradan hiç ama hiç ayrılmak istemez ruhunuz, seyirlere doyamaz gözleriniz. Kıvrılan sahil, Çıralı'ya kadar uzanır.
Nisan'da geldiğim Çıralı, muhteşem çiçek ve sahil kokularıyla kaplı, sakin bir tatil köyü.
Likya yoluna açılan dağlardan oluşmaktadır. Bir pansiyonun mutfağında işe başladım. Olmadı, Haziranda ayrıldım. Özgürlüğüm uğruna her şeyi göğüsleyerek küçük bir kulübe kiraladım. Pes etmeden, yılmadan terk ettiğim yere dönmeden mücadelemi savunmaktı, bu benim yaptığım. Kulübemi düzenledim. O zamanlar odamı Nazım Hikmet'in hücresine benzetmemin sebebi insanlardan kopmam ve yazmaya başlamış olmamdı. "Nazım idolümdü..."
Bu arada babam beni zaman zaman arıyordu ve "kızım gel! Orada yaşaman için yaşın genç, kapatma kendini" dese de; yok ben yolumdan dönmedim. Yazdım, yazdım…

Kulübemin bir kenarını masa yaptım. Bir tarafını mutfak ve yatak, ancak böylesine küçük bir yerde insan, dikkati dağılmadan üretebilir, çok eserler yaratabilirdi. Ve de öyle oldu. Su kabakları boyadım. Takı tasarımlarım burada doğmuştu. Yaptığım takılara standılar açıp satışımı gerçekleştirmeye başlamış olmak bana güç, cesaret veriyordu.
Ankara'dan sade bir anaokulu öğretmeni olarak yola çıkan kadına neler oluyordu da sürekli içinden dışına doğru akan cevherlerle buluşuyordu. Bu şiirleri daha önce niçin dile getiremiyor, kâğıda dökemiyor, aynı çemberin çevresinde dönüp duruyordu.
İşte sır burada…
1- Özellikle bizim gibi dar gelirli insanların alanı zaman içinde daralır. Şehirlerde istediklerimizi yapmaya maddiyatımız yetersiz kalır. Buna bağlı olarak bir şey yapamayan insan çürümeye başlar.
2- Keşfedilecek olanların yolu bir müddet sonra tıkanıyor. (yolculuk şart)
3-Şehir tembelleştiriyor; yataktan kalkmak zor, televizyon, sinema gibi dikkat dağıtmakta olan nesneler var. (gereksizlikler çok fazla zaman kaybı oluyor.)
Denizin mavisi, göğün buğusu, insanın ağız dolusu gülüşleri, ormanın yeşilidir izlenmeye değer olan.
Sistemin dayatmalarından kurtulan ben, o gün bugündür tamamen doğaya bağlı, bazen aç bazen tok, bir hırka, bazen yalın ayak felsefemin peşinden gidiyorum.
Öğrendiklerim arasında en önem verdiğim, açlık; yaratılan canlıların ağzı var ve doymaya gereksinim duymaktalar yaşamak için. Öyleyse benim gibi öğretilerden geçen insanlardan ricam; yemek ve içmekle ilgili olan her şeye buna ağaçlar bitkiler ve hayvanlar dâhil, onlara bir şeyler sağlamaktır yaşamanın amacı.
Bireysel olarak şehirlerde küçük hobi bahçeleri kurmak; sadece onlarla oyalanmanın insanlığa bir yarar sağlamadığını şu an yaşayan toplumların boşluğundan görmekteyiz. Üretim bitti, kıtlığa bağlı olarak insan, hayvan, bitkiler doymuyor. Sürekli 84 milyon deniyor. Öyleyse nerede bu milyonlar?
"Bir deli kuyuya taş atıyor, birçok akılsız ise günlerce o taşı çıkarmak için gereksiz konuşmalar yapıyor. Bu konuşmayı yapanların maaşı 30 bin civarında, donanımlı masalarda havyar yiyerek insanlık adına kavga ediyorlar. Böyle kurtuluş olmaz. Yerle bir edilmeden düzlüğe çıkılmayacağını 70 yıldır görmekteyiz.
Herkes elini taşın altına koymalı. Gerçek bir yaşam, eylemlerde belli eder kendini.
Bu arada okuduklarımın içinde Stefano Elio D'anna'nın ‘Tanrılar Okulu’ kitabı var ki, özümseyerek, altını çizerek, yazarak okuyabilene "böyle tanrının ilahi gücünü" verir ve hayatında dönüm noktaları yaratır, Zeus'la yan yana gelir...
Bol gülüşlü günler dilerim.

29 Kasım 2021 Pazartesi

Ankara ve Sevdalar

Ankara ve Sevdalar

Nuray YILDIRIM


Ankara'nın gündüz ve gecelerinden derlediğim fotoğraflar var.
Gezi direnişinde verilen mücadelenin sonunda her birimizin bir yana dağılmasıyla beraber o çok sevdiğimiz Yüksel Caddesi, Karanfil Sokak, Konur Sokak gibi kültür, sanat, edebiyatı içinde barındıran ve doyulmaz nitelikli sohbetleriyle insanları kaynaştıran cadde ve sokakların ruhları sonradan birer birer öldü.
Şehir ruhunun ölümü gri kent olan Ankara'mızı karanlığa boğdu. Bununla beraber iç dünyalarının rengini kente veren, katan gençliğinde oralardan gitmesine ve dağılmasına sebep olan nedenler çoğalınca geriye vasatlaşan kalabalık şehir kaldı.
Öyle bir gençlerdik ki, haritanın neresine gidersek gidelim Ankara'nın Anadolu sıcaklığını bulunduğumuz yerde bulamaz hemen dönerdik.
Küçük bir köye benzetirdik. İstanbul'la kıyaslar iyi ki Ankara var derdik.
Neydi bizi Ankara'ya bağlayan?
Saymakla bitmez ancak bir kaçını yazayım.
Öncelikle dost sıcaklığı... Ankara'mızın denizi ve gezilecek yeri olmadığından biz bu güzellikleri yüreklerimizde bulup orada yüzer, gezerdik.
Kitap evleri, kafeleri çay sohbetleriyle simit yenmesi.
Okuduğumuz kitaplardan birbirimize şiirleri dile getirip, altını çizdiğimiz satırları tekrar etmemiz saatlerce sürerdi.
Araştırmalarımıza yanıt veren müzeler.
El becerilerimizle, bulduğumuz her düzleme ruhumuzu akıttığımız atölyeler.
Eylemler vardı birde; her akşam ve hafta sonları ülkemizin gidişatına yön verecek emekçi seslerinin yükseliyor olması.
Tandoğan mitingleri.
Aşkları, sevdaları.
Kapalı bir kentin getirdiği sıkıcılığı gidermek kolay olmuyordu.
Aradığımız ne varsa sevdiğimizin yüreğindeki deryada, gözlerindeki ışıkta bulur onu severdik.
Sakarya caddesinin türkü barlarıyla var olunur, özlemler bu sokakta son bulurdu.
Opera Bale salonlarını hınca hınç doldurur, kendimize benzeyenlerle sonu gelmeyen alkışlar arasında büyür çiçek açardık.
Tiyatro ve Sinemalarda geleceğe umut bağlar insanı insanla severdik.
Hiç durmadan kar yağardı.
Günlerce lapa lapa yağan kar; Tunalı Hilmi'yi, Kuğulu Parkını başka türlü süslerdi.
Sokak lambalarının içine kelebek uçuşuyla püsküren kar taneleri eşliğinde yol boyu Ziya Gökalp Caddesinden Koleje yürür, sıcak evimizin orada bizi beklemesiyle, yan yana olmanın dayanılmaz hafifliğindeydik.
Cebeci kampüsleri, fakültelerde öğrenci olmak...
Kurtuluş Parkında basket oynayıp, koşup durmanın, hareket alanı bulabilmenin sevinciyle dolup taşan çocuklardık.
Güzellikleri içinde barındıran bu şehirden kareler…

Köylü, 22 Kasım 2021

17 Kasım 2021 Çarşamba

Anadolu'ya Özgü Yaşam

Anadolu'ya Özgü Yaşam

Kasım ayının ve ekonominin tüm boğucu geçen atmosferine rağmen bizler olumlu ve güzel olan şeylere bakmalı, düşünmeli ve dinlemeliyiz.
Güzel olan ne varsa onu bulup onunla var olmalıyız.
Hayat bize sunulmuş bir armağansa eğer; biz bu armağanın her gününü dolu dolu yaşamalıyız.
Günler birbirine benziyor gibi görünse de aslında aynı değildir.
Bazen küçük materyallerle, bazense büyük işler yaparak günlerimize, gecelerimize, anlarımıza renk katarak değişimini sağlamak bizim elimizde olan şeydir.
Renklerin ve dokunun cezbetmesine kendimi kaptırıp aşağıdaki görselde bulunan otantik takı yapımına başladım.
Ankara'da bulunan atölyemde sürekli uzak diyarların hayalini kurarak yaptığım Anadolu'ya özgü otantik takılarımı yöresinde yapmanın ayrı bir tadı var.
Yaşamım boyunca bunu çok istemiştim.
Daha büyük hayallerimde olmadı değil...
Çoğunlukla hayallerimin içinde "köy evindeyken" halı tezgahı kurma isteğim vardı.
Sobam yanıyor ve üzerinde kuru etli patates yahnisi kaynarken ben boyanmış rengârenk doğal boyalı iplerimle dokuma tezgahında ilmek ilmek bir sevda dokur gibi halı dokumayı düşlerdim.
Tüm dokumalara sevdalar işlenirdi.
Genç kadınların sevdaları renklenerek dile gelir. Askere giden eşlerinin ve yahut genç kızlar, yavuklularının ardından desenler dizerdi her bir ilmeğe.
Buram buram kokan hasretlikler kaybolmaya yüz tutuyor gibi görünse de, halen bu duyguları tezgâhlara desen olarak dokuyan kıyıda köşede kalmış insanlar bulunuyor.
Bulunsun da isterim...
Yoksa hayat ve yaşam çok yavan geçer.
Anadolu kadınlarımızın boynunda gururla taşıyacağı takı tamamen el yapımı olacak. Burada köyün havasını solurken "otantik takı" çalışmak kendime kattığım en güzel kış çalışma süreci olacaktır.
Köyde sıkılmıyor musun? Sorularını sık duyuyorum.
Elbette aynı ağaç ve dağları görmekten..
Mekanların farksız oluşundan zaman zaman bunaldığım oluyor.
Sonra iyi ki bunaldım diyorum.
Eğer bu sıkıntılara ermemiş olsaydım, kendimi bu denli zorlayarak yaratıcılığımı eyleme geçiremezdim.
Sıkıntımı bulunduğum yerden kaçmak fikri yerine bir fırsata çevirerek hayat boyu arzu ettiğim sanat dünyasına derinlemesine dalıyorum.
Bu vesile ile yaşadığım sessiz ortamın içinde özgürlüğümü artırarak geldiğim noktada bir değil daha fazla üretim içindeyim.
Hatta gün içinde arkadaşlarımla felsefi konuşmalar yapıyoruz.
Ve diyorum ki;
Büyük üretimler, işler ve sanatlar sıkıntıdan doğmuş.
Yokluktan nice yaratıcılıkla burun buruna gelmiş insanlık.
İlk insan ateşi bulmuş.
Sırasıyla tunç çağı gelmiş.
Hep yapmış insan.
Tutsaklar esir kamplarında devasa tablolar, heykeller ortaya çıkarmış.
Hapishanelerde yazılmış en büyük eserler, aslında var olan yeteneğin sıkıntı ile beraber ortaya çıkması ve kurulan hayallerin eserleridir.
"Yılmaz Güney" hayran olduklarım arasındadır.
En önemli film senaryolarını hapishaneden yazarak dışarıya ulaştırmıştır.
İçimizdeki yeteneği keşfetmişsek ve onu ortaya çıkarmayıp kolayı seçiyorsak bu durumda kendimizden kaçmış oluruz.
Hele ki bu pandemi süreci gözden kaçırılmamalı.
Halen kırk binlerde pozitif hasta var.
Hal böyle olunca bana daima çalışmak düşüyor.

15 Kasım 2021

3 Kasım 2021 Çarşamba

Pembe Çiçekler Umut Yolunda

Pembe Çiçekler Umut Yolunda

Yol boyu yürüyen kadının elindeki kovanın içinde Pembe çiçekler, umut içinde sağa sola bakarak gidiyorlardı.
Soğuk havaların kendini hissettirmesiyle beraber sıcak evin kendilerini beklediğini bilmek
dünkü günü unutturuyordu. Yapraklarının her zerresini gün ışığından faydalandıracak kadar hissettiren yetiştiricisi, onları ancak bir kovada ezilip hırpalanmadan götürebileceğini düşünerek hassasiyetle kovanın içine yerleştirdi. Beraber güzel bir yaz geçirmiş olmanın koruyuculuğu içinde büyük bir sevgiyle bazen elinde, bazen kolunda taşıyordu. Yürüyor olmak çiçeklerin sahibi için daima şiir gibi olmuştur. Yollarda adımları adeta su gibi akmıştır. Şiirsel yürüyüşlerini her seferinde başka bir umutla beslerdi. Beslenmelerin eksikliğinde sıkıntıların doğacağını çok iyi biliyordu. Ruhsal beslenme; bedensel beslenme kadar, belki daha fazla önemliydi. 
Epeyce ilerleyip yol aldıktan sonra bir anda durdu. Yaz çiçeği içinde olan yeşil kovasını elinden yere bıraktı. Durduğu bu alan kendisinin daha çocukken koyunlarını kuzularıyla buluşturarak süt verdikleri yerin kendisiydi. Kucağında kuzu götüren çocukluktan çıkmış, büyümüş olgun bir kadınlığa geçiş yaşamıştı. 
Şimdi kucağında çiçekler vardı. Hep bir şeyler oluyordu kollarının arasında. Kimi zaman bir kuzu, çocuk, kedi, çiçek, bahçenin ürünleri hep bir şeyleri var etmek, umut etmek ve bunu yaşama döküyor olmak ne bulunmaz değerler zinciriydi. Yere doğru eğilip baktığında gördüğü toprak ve içindeki küçük siyah taşların gizemi durup incelmeye değerdi. Bu kara taşlar ve toprak ne çok şey anlatıyordu...
Üzerinden milyon sayıları geçen ayak izleri, adımlar. İnsanlar; kadınlar, erkekler ,kızlar, çocuklar. Ve görevleri.. ayak adımlarının görevleri olduğu gibi, insanlarında görevleri çoktu ve bir o kadarda büyük sorumluluklar bekliyordu bu insanları. Ekine gidilip gelinen yollar, sürülerin yatağına koyulup orada, ay ışığında bir çobanın keçe içinde yatan sürüsünü beklemesi, sığırların otlatılması, kadınların koyun ve ineklerden süt sağması hep bu kara taşlı yollardan geçerek yerine getirilmiştir.
Çiçekleri itinayla taşıyan kadınımız bir an durup bunları aklından geçirmekle kendini büyük zenginlik içinde bulmuştur.
Buradan bir başka öyküyle devam edelim.
Evleri arazileri olan zengin bir aile varmış. Evin torunu çok mutluymuş. Havuzlu bir evin ayni zamanda her şeyin bol olduğu çiftliklerinde oynayıp, zıplayıp gezermiş. Bir gün dedesi ona: "seni bir köye gezmeye götüreceğim" demiş.
Çıkmışlar yola...
Varmışlar köye.
Köyde dereler şırıl şırıl akarmış. Yeşil ormanları. meyveli ağaçlar, bağ - bahçeleriyle... kuş sesleri yeri göğü inletirmiş.
Çocuk gezdikçe hayretler içinde kalıyormuş. Çeşmelerden akan sular. Kapı önlerinde konuşan insanlar. Ve serbest gezen hayvanları gördükçe şaşkınlığını gizleyememiş.
Dedesine sormuş:
"Dedeciğim hani biz zenginiz diyoruz ya!"
"Evet oğlum"
"Gezdiğim ve gördüğüm güzelliklerden bizim evde yok. Oysa köy dediğin, sanki hiç bir şeyi yokmuş gibi anlatılan bu yer, bizden daha zengin."
"Gezdikçe ve bakıp gördükçe farkına vardığım benzersiz, farklı, değişken bin bir güzellikle karşılaştım."
Zenginliğin bir kaç abartı olarak aynı bir yerde toplanmasının olmadığını anlamış..
Dedesiyle torunu köy gezilerini orada noktalayıp, sohbetlerine devam ederek evlerinin yolunu tutmuş olmalılar.
Çiçeklerin sahibi kadın kovasında çok sevdiği koruyarak taşıdığı çiçeklerini alıp taşların arasından akşamın karanlığına aldırmadan hülyalı, hülyalı yürümüştür.
Umut etmek, yarınların, her yeni günün bir başka yenilikler getireceğini bilerek ve farkında olarak sabahlara uyanmak içimizdeki aydınlığın yansıması olacaktır.

26 Ekim 2021 Salı

Sıcak Bir Gün

Sıcak Bir Gün

Güneş dokunurken ıslanan evler vardır.
O evler terk edildiğinde içindeki geçmiş yaşantılar, yıkılmışlığı görenler için büyük hüzün verirler.
Kapıda asılı kalmış tül, daha yeni içerden çıkılmış, biraz sonra döneceğiz dercesine askısında süzülüyor.
İnsanları yurtlarından göç etmeye zorlayan sebepleri burada bir bir saymak sayfalar alır.
Bahçe evinin güneş altında ıslanarak sahibini bekleyişinde bulduğum burukluk beni derinden etkileyen esas sebep...
Özene bezene yapılmış olan tahta kapı ve pencerelerin kimsesiz kalışları, her fırtınaya ve depreme karşı halen direnişi, hiç yıkılmayı düşünmemiş olmasındadır.
Terk edilmek ve terk etmek olgusu, insanda olduğu kadar evlerin de ruhlarını incitir.
Bahçe evinin ruhunu yaralanmış görsem de, bedeninin kendini korumaya almış olması umudun ta kendisidir.
Kapının üzerinde duran kilit (köcegin ruhunda parmak izleri) kendini var ederken, küskün duruşunu görebildim.
Zinciriyle-kilit birbirine sarılmış sahibi tarafından açılmayı bekliyordu.
Burası bir bağ evi…
Çok değil daha on sene önce evin içinde ve dışında kaysılar toplanıyor, koyunlar meleşiyor, bu koyunlardan süt alınıyordu.
Beni asıl etkileyen tahta ve topraktan yapılmış olan evin sessizce süzülerek dağlara karşı yalnız durmasıdır.
Geçmiş yıllarda insan ve hayvanların iç-içe yaşamı kucaklamaların da bulunan yaşantıların, şimdilerden baktığımızda, tüm izlerini üzerlerinde taşıyarak, terk edilmek zorunda kalmış olmaları, duygularım da o an sessizlik yarattı.
Orada durup fotoğraf çekmeli, yazıya dökmeliydim...
Asırların yükünü görür gibi olduğum bu küçük evden dolayı ki (böyle çok damlı evler var) başka türlü ruhumda ki fırtınaları dindiremezdim.

Babamla, Muhammet amcamın birbirlerine gelip giderek, yanan ocak üzerinden demli çayı süzgeçten süzerek ve şakalaşarak içmelerinde gördüğüm güzelliğin, hiç yaşanmamışlık boyutunda olması iç dünyamda, sevdiklerimin yüzlerini aramaya zorlayan çelişkiler yumağıdır.
Uzun boylu, buğday tenli yakışıklı, ağız dolusu gülerek konuşan bu güzel insanlar heybelerini az ile doldurup bu diyarlardan göç etmişlerdir. Babam ebediyete giderken, Muhammet amcam yıllar evvelinden bağından ayrılıp gurbeti kendine yurt edinmiştir.
Çok sevgili Sultan ablamın elinin izi ocağın üzerinde kapkara duruyor. Amcamla babamın yüksek sesle bağıra bağıra konuşması, pencerelerin açık aralığından akıp dağlarda yankılanıyordu.
Sessiz sakin kendi halinde duran bağ evi güzel insanların ruhunu dinleyerek geleceğe halen umutla bakıyorlar...

İste böyle böyle 
Hal deli gönül
Gerek ağla
Gerek gül deli gönül

10 Eylül 2020




22 Eylül 2021 Çarşamba

Gece ve Karanlık

Gece ve Karanlık

Karanlık geceye aittir. Sabahı bekler aydınlık.
Eğer ay dolunaysa, insanın geçtiği yollar geceden kopmuştur.
Tepeleri, ağaç dallarını, toprağın üzerinde bulunan sarı ekin tarlalarını ayın şavkı aydınlatmıştır.
Dolunayın öyle bir aydınlığı vardır ki; nereye yansıyorsa oranın rengini alır.
Deniz üzerinde ise dolunay denizin dalgalı ya da durgun gecede karanlık olan tuzlu suyu ateş kızılıyla karışık sarımtırak bir renge bürünür.
Dağ başında, tepelerde ekin tarlalarında ise dolunay yeri göğü sarıya boğar.
Öyle bir aydınlıktır ki bu aydınlık, gökyüzünün mavisi yeryüzünün sarısıyla birleşerek bazen mavinin geçişleri yansır etrafa...
Denizlerin etrafını saran parlament mavisi insanı büyüleyen renk olarak çıkar karşımıza...
Gel gelelim dolunaylı gecelerde yollara düşmenin güzelliğine. Şimdi eve kapanıp böylesi asil gecelerde yolları her daim kullanmıyoruz. Eski zamanlarda karanlığa karışan uzun ince yollar hep kullanılıyordu.

Amerikalı bir düşünür derki:
"Buz dolabı icat oldu; İnsanlar birbirinden koptu." 
Doğru söz!
Buz dolabı bütün yiyecek ve beslenme sorunumuzu çözünce yollara düşme ihtiyacımız olmuyor.
Henüz her yerde buz dolabı ve taşıt yokken özellikle taşralarda yaşayan insanlar yolları gece gündüz sürekli kullanırlardı.
Hasan Çelebi nahiyesinin tren istasyonu köyümüze yaklaşık altı kilometredir. Tabi istasyon şimdilerde kullanım dışı bırakıldı. Bize, yani Köylü Köyüne en yakın istasyon Hekimhan istasyonudur. Benim çocukluğumda ise Hasan Çelebi istasyonu yolcularla dolup taşardı. Gelen yolcular, giden yolcular, bekleyen ve çuvallarının üzerine kafalarını koyup uykuya dalan yolcular olurdu. Hasan Çelebi ve Hekimhan tren istasyonlarında kadın-erkek, çoluk-çocuk birbirleriyle sohbet ederek rötarlı trenin gelip kendilerini sevdiklerine kavuşturacak olmalarını deyim yerindeyse "dört gözle" beklerlerdi.
Trenin rengi tıpkı gece gibi karanlıktı. Adına "Kara tren" deniyordu. Bu "Kara tren" on saatlik yolu on beş saatte ve daha fazla saatlerde rötar yaparak ulaşacağı yere varıyordu. Trenden indiğim zaman başım "fır fır" dönerdi.
Saatlerce bana yer sallanıyor gibi geliyor olmasıyla karışık etrafımda bulunan insanlardan ayrı kalırdım.
Karanlık geceler ayda bir yerini dolunaya bırakır.
Pırıl pırıl parlayan bu ışıklı gökyüzünün mavisi etrafı kaplayınca insanların yüzündeki derin çizgiler ışık saçardı. Yorgunlukları kaybolurdu.
Henüz yedi yaşındaydım.
Uzun yolun üzerinde binek hayvanımızla ağır ağır ilerliyorduk. Çocuk yüreğimin içini büyük bir sevinç kaplarken gözlerim yolun sonundaki daha çok olan beyaz aydınlığa bakıp dururdu. Ankara'ya trenle gidecektik.
Dedem ve ben, gecenin ay ışığında yollara düşerdik. Etrafımın güzelliği göğüs kafesimin içini doldururdu.
Gecenin ve aydınlığın farkındayım.
Hiç konuşmayı düşünmeyen gecenin sessizliğine ve uzun yola kendini kaptırmış olan dedem, sessiz kalarak atının üzerinde ben arkasında beline sarılmış halde ilerlerdik. Gidiyoruz aydınlığı delerek. Yol mu dayanır güzel yüreklere aydınlık mavi gökyüzünün altında etrafa bakarak gidilir. Çelebi istasyonuna yaklaşınca bir dereden geçerdik.
Orası ağaçlık olduğundan yansıdığı yerin rengini alan ayın rengi koyulaşır, beyaz ışık kaybolurdu...
Zaten gelmiştik istasyona varsın birazda yeşil rengin karanlığında olayım. İstasyon binası beni her zaman için farklı duygulara salmıştır. Binanın ortasına yapılmış olan pencerenin kahverengi, duvarlarının açık turuncu rengiyle sakin duruşu büyüleyicidir.
Kara tren dolunayın düştüğü rayların üzerinden salınarak gelir. İstasyona yaklaşınca o görkemli ses çıkaran düdüğünü uzun uzun çalmaktadır.
Bekleyen yolcuları trene yetişebilme telaşı kaplamıştır. Hızla bekleme salonundan çıkıp acele davranarak vagonların kapılarına yaklaşan insanlar, Lokomotifin kalkıyorum diyen düğünün sesine ve geceye karışarak uzun raylar üzerinde makas değiştirerek giden kara trenin içinde bir o yana bir bu yana sarsılarak giderler.

19. Eylül.2021
Köylü Köyünden Anılar

28 Ağustos 2021 Cumartesi

Veren El Büyük Olur

Veren El Büyük Olur
Nuray YILDIRIM

Gençlik yıllarımdı…
Milliyet gazetesi yazarlarından Hasan Pulur'un ‘Olaylar ve İnsanlar’ adlı köşesini hiç kaçırmadan günü geldiğinde mutlaka okurdum.
Olaylar, insanlara göre vardır. Doğal afetler, insan eliyle yapılan afetler, hep olacaktır. Olayları insandan ayırmak mümkün olmaz. Ancak insan kendi kendini olaylardan çekebilir. Günlerdir orman yangınlarıyla uzaktan, yakından uğraşan insanlık, bir taraftan da günlük rutin işlerine devam etmektedir. İşlerimiz yapılırken, olayların akışına kaptırdığımızda kendimizi; geleceği kurma inşasından da geri kalırız.
Sabah dörtte uyandım. Beşte erkenden bostanın içine girdim. Yetiştirdiğim salatalıkların, beklemediğim güzellikte büyümüş olmalarından duyduğum hazla onları sevdim.
Yeşil yeşiller... Üzerlerinde uğur böcekleri geziniyor, kelebekler gelip konup gidiyorlar. Sabahın tazeliğinde tüm canlılar beraber yaşamanın tadına varıyoruz. Salatalık teveklerinin arasına ne zaman girsem sarı çiçeklerine narince dokunarak olgunlaşanları koparırım. Kopan yerinden gelen kokusuyla bir an dünyanın telaşından uzaklaşırım. Yeşile benzettiğim bir kokusu var. Tek tek kopardığım salatalıkları kalbura koyarım. Alabildiğine köyü yaşarım. İşte tam o anda yine zihnimde canlanan anılarım olur. Köy hayatını çok mutlu ve derin yaşamış olmalıyım ki, zihnim bana her daim parlak anılar göstermekte... Sarhoş oluyorum sanki ışık saçan anılarımı şimdinin gerçeğinde bulunca. Babaannem, kırmızı çiçekli yeşil fistanının üzerine bağladığı gri renkli önlüğüne kocaman salatalıkları toplarken ben onu hayretle izlerdim. Burnunu toprağa sokarcasına eğildiği yerden doğrularak, önlüğünü içe doğru katlar; topladıklarını, düşmemesi için korurdu. Yan yanaydık... Seviyordum kendisini.
Onunla olmak ve onun yaptığı işleri izlemek çok güzeldi. Güven veriyordu yeşil fistanlı kadın bana. Okul yıllarıma denk gelen bu birliktelik zamanlarında, her şeyi dolu dolu yaşıyordum. Toprakta oluşumuza ayrıca bağlıydım. Öğrendiklerimi sanki onun bilgileriyle perçinliyordum. Gözlerimin içine ela ela bakarak konuşurdu. Salatalıkları önlüğüne doldurduğu bir gün dedi ki: "Nuray bunları al, Satı kirveye götür". Salatalıkları kovaya doldurup, dere yolundan geçerek, Ankara'dan gelmiş olan kirvelere giderdim.
Sonrası yok belleğimde… Sadece salatalık... Toprağın içinde olmak... Önlüğe koymak ve Satı kirveye götürmek eylemi var. Bir de vermek... Alabildiğine vermekle dolu yıllardı o yıllar. "Veren el hep büyük olur" özellikle gurbetten gelenlere yumurta, peynir, yoğurt, sebze, meyve mutlaka verilirdi.
Üretmek ve vermek…
Elleriyle üretenlerin malı çok olur. Vermesi de kolay! Başkasına bağımlı kazanılan para ile alınan ürün ise kısıtlıdır; aslında bir dairede yaşayan insana dışarıdan öğretilenler kadar olur her şey... Kendisi ve çekirdek ailesine aldıkları kadardır yiyecek ve giyecekler. Komünal yaşamda ise böyle değildir…

Köylü, 1 Ağustos 2021



4 Ağustos 2021 Çarşamba

Ahırda Koku

Ahırda Koku 
Nuray YILDIRIM

Zaman zaman ulaşacağım yerlere giderken, mezra köyü olan Seydimemet'in yolundan geçiyorum.
Kimi zaman süt almak için, kimi zaman ise Hekimhan'a arabasına binmek için bu yolu kullanıyorum.
Kısacası bahçe evinde yaşadığım yaz mevsiminde Seydimemet köyü ile arkadaş oluyoruz.
Bahçe ile mezra köyü arasında bulunan ve daima gördüğüm, fakat hiç uğramadığım bir yapı var.
Bizim bahçeye yakın, yolun üst tarafında güneşin altında süzülüyor.
Arkası üzüm bahçesi…
Bu sabah yürüdüğüm bahçe yönümden dönüp, şimdi burayı gezip fotoğraf çekmenin tam zamanı diye düşündüm.
Aslında bir ahır olan yapının kendi yoluna girdim.
Seydimehmet'te inek sahibi olan kişinin mallarını burada yatırdığını biliyorum.
O nedenle burnuma gelen ve beni hiç rahatsız etmeyen mal dışkısı kokusunu kapıya doğru ilerlerken hemen duyumsadım.
Tanımlaması zor, hissedilmesi gereken koku ahır kokusu...
Hoşuma giden yanından memnunluk duydum.
Gerçek köy hayatı bu demekti.
Değişik kokular ve yapılar.
Çamurlu yollar ve dikenli tarlalar...
Eski tahta kapıdan içeri güneş sızan ve çiçek kokularına benzemeyen ağır kokuyla kaplı yer olan odacıklara kadar ilerledim.
Küçük pencerelerden sızan, ineklerin yattığı yere yansıyan güneş sızıntısının etrafa dağıttığı ışık; ahırda baska bir hal oluyordu.
İçerideki sıcaklığın verdiği koku odanın her yanına yayılmış, kaplamış.
Burnumu yalayıp geçti.
O sırada..
Ben odacıkları inceleyerek gezerken, iç sesim bana sürekli bir şeyler söylüyordu.
Birden bire zihinzel bir yolculuk yaparak; çocukluk ve gençligime kadar gittim.
Mal, tezek ve saman kokan ahırları hatırladım.
Günün çoğu zamanının geçtiği yerdi samanlık ve ahır.
Küçük pencerelerinden daima ışık sızardı.

İkinci bir evdi; insanları besleyen hayvanların eviydi buralar.
İnek, davar, atlara bakıp beslemek için kurulan bu odacıklarda hayvanlarla olmak başka bir dünyaydı.
Foşur foşur sağılan kokulu süt.
Annesini emen dana ya da kuzu..
Yeni doğmuş tay.
Dehre elinde, oturmuş kütüğüne burma doğrayan dedem.
Doğranan burmaları musula koyan genç kadın ben.
Yaz tatillerinde yaklaşık üç ay köyde bulunurdum.
Babaannemle beraber bu işleri yapardık.
İneğinden, koyunundan aldığı sütü yoğurt yapardı.
Yoğurt yayıkta yayılarak katık(ayran) olurdu.
Arada bir, bibimlerin yaylasına gider oradan da süt getirirdim.
Uzun bir yoldu yayla yolu... Belki saatlerce yürüyordum.
Hepsi insanın beden gücüne dayanarak yapılan işlerdi.
Önceki yazılarımda değinmiştim.
Köyler birer kasaba olma hevesinde giderse tüm değerlerimiz birer birer kaybolmaya yüz tutacak.
Eskiye duyulan özlem büyüyecek...
Üretimden gelen paylaşım yok olacak.
Fotoğraf çekmek için girdiğim, çok eski yapı olan ahır aslında tarihi bir zenginlik olarak korunmaya alınmalı.
Kalmadı buna benzer yapılar.
Tavanın yüksekliği, kullanılan ağaçların kalınlığı, uzunluğu beni her zaman büyülemiştir.
Usta ellerin, beyinlerin santim santim dizerek taştan duvar yapmaları...
Musulların sanat eseri özelliğinde yapılmış olması.
Korsanların gözetleme yerlerini andıran harika küçük demir parmaklı pencereler.
Ve pencereden sızan güneş ısınları...
İşçiliğin üst seviyede kullanılarak, her detayın ince, ince emek vererek yapılmış olması başka etkileyici tarafı.
Roma tarihi eserlerinden sonra köyümde atalarımın bin bir güçlükle yaptırmış oldukları yapıların öz geçmişlerine değinerek sizleri buralarda gezdirdim.
Umarım yolu düşen her kişi merak ederek yapıları; tarla, bağ bahçeleri, eksik ya da tamları görmek isteyecektir.

Köylü, 28 Te3mmuz 2021

15 Temmuz 2021 Perşembe

Babama Verdiğim Söz

Babama Verdiğim Söz

Nuray YILDIRIM

Babamın yetiştirip geride bıraktığı ağaçlarını suluyorum.
Temmuzun sıcağında 'Madımak Oteli' gibi yanacaklar, su vermezsem gelişimini tamamlamış olan bunca ağaç...
Hani diyor ya; "Sen yanmasan, ben yanmasam nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa"
Yetişmiş olgunluğa gelmiş olan kaysı ağaçları kendilerine gözü gibi bakan sahibini kaybedince mahzun kaldı. Onları aydınlığa çıkarmak için uğraş veren olmayınca yine iş bana düştü. Sorumluluk duygusu bu olsa gerek. Bir başıma yapıyorum 'on dönümlük' tarlanın her işini...
İster istemez babacığımın sözü kulaklarımda çınlıyor. Bu söz tüm yalnızlığımı ve zorlandığım anları silip götürüyor. Babam : "Kızım bu dağın başına hiç kimse gelmez. 1993 yılında güzel olur düşüncesiyle yapmaya başladığım, yer yer istediğim hedefe ulaştığım ve sonuç aldığım meyve ağaçlarım kurur diye daha ölümüm gelmeden üzülüyorum.
"Gelirsen sen gelirsin, tabi gelirsen" derdi, şöyle uzaklara bakarak umutsuzca. Çünkü anlamıştı çok sonradan; bu dağ başlarına, sessiz, ıssız yerlere şehirde büyüyen hiç bir çocuk gelmez. Gelse de durmaz.
Tatlı sözlü, güleç yüzlü emektar babama içten içe söz vermiş olmalıyım ki; tam beş yaz mevsimi babamın ağaçlarını sulayıp bakıyorum. Gübresinden ilacına kadar hepsini harfiyen yapmaktayım. Kent yaşamımda yine emekçiydim. Fakat burada dibine kadar çamurun içinde nasır tutan ellerimle emeğimi yüreğimde sindire sindire, kimi zaman yorgun, büyük bir çaba ve zahmet içinde eyleme dökerek yaşamaktayım.
Bugün itibariyle yavru kedilerimle bahçe evine göçtüm. Bahçenin sakin akşamlarında dinlenip, güzel taze sabahlarını karşılayarak, öğlen sıcaklarından uzak kalarak bahçemin işlerini yapacak olmam harika bir duygu. Boyamalarımı, yazılarımı daha rahat verimli açık hava ortamında meydana çıkaracak yapacağımı bilmek ise müthiş olacak...
Tüm bunlar gösteriyor ki babamın vasiyetini yerine getirirken dağ başını da okula çevirmiş oluyorum. Yoksa hedeflerime ağır ağır yürürken yaptıklarımın tadı tuzu kalmazdı. Yine her yerde, her zaman yaratıcılık ve sanat kurtarıyor insanın ruhunu.
İşlerimin verimli olmasından eserlerimin nitelikli hale gelmesine kadar her yaptığım işlerde atalarımın bana yadigâr olarak bıraktığı topraktan aldığım enerjiyle yine tabiatın kendisine gönderiyorum.

Köylü, 14 Temmuz 2021

19 Haziran 2021 Cumartesi

Üç Kadın Arkadaş


Üç Kadın Arkadaş

Nuray YILDIRIM

Biz insanlar biliriz ki, her zaman yollarımız kesişir.
Çok ender olarak hayatlar da kesişebiliyor...
Havva arkadaşım Aydın ilinde.
Özge ise Yozgat…
Bendeniz Malatya'nın bir köyünde yaşam sürmekteyim.
Bedenlerimizin ayrı düştüğü fakat gönül bağlarımızın hiç kopmadığı biz üç savaşçı kadının yolları Ankara' da bir kış günü kesişmişti.
2015 yılının Eylül ayında Özel Eğitim dersi verdiğim okulda görevim bitmiş, evimde el sanatları yapmaya devam ediyordum.
Hayalimde ise çocuklar vardı.
Onlarla birlikte olmayı çok özlüyor, iş aramalarımı sürdürüyordum.
Zor bir aksam vakti evimde el sanatları çalışmalarımı yaptığım bir anda tanımadığım bir numara beni aradı.
Telefonu açtım.
Arayan Havva idi…
Gelinimizin ablası.
Benim için bir iş varmış.
Düşünürsem buluşacaktık.
Hemen kabul ettim.
Çünkü işin içinde çocuk vardı...
Her işi istemeyecek kadar mesleğimi seviyordum.
Para için çalışmak beni mutlu etmiyordu.
Bilgilerimi çocuklara aktarmanın açlığını yaşıyordum.

***
Özgürlük ve emek için mücadele veren biz üç kadın, Havva'nın evinde bir masa başında oturup konuştuk.
Çocukların annesi Özge; uzun boylu, güzel mi güzel idealist genç bir kadın olarak hayatına iki çocukla mücadele vererek devam ediyordu.
Hayranlığımı kazanan annenin kucağında -o an vurulduğum- bir buçuk yaşında olan Fatma Şura isimli kız çocuğu annesi ile bütünleşmiş oturmaktaydı.
Elleri minik minik, pilav kaşıklıyordu.
Şirinlik, tatlılık ancak bu kadar olabilirdi…
Dört yaşındaki oğlu Ahmet ise, Havva'nın birbirinden güzel üç kızıyla salonda oyun oynuyordu.
Konuşmalarımız tamamlandı.
Ön tanımalarımızı yaptık.
Birbirimizden memnun kaldık.
Üç güzel, üç özel kadın bu işi kurtarmayı başarmıştık.
Çocuklar sevgiyle oynarken ve öğrenirken, idealist annemiz çocuklarına ve evine bakmak için çalışıp para kazanacaktı...
Mutlu bir anlaşma Havva'nın görüşme yaptığımız evden ayrıldık.

***
30 Aralık günü dünyalar tatlısı, akıllı iki çocukla işime başladım.
Her gün eğlenerek yeni şeyler öğrenip, hikâyeler okuyup bilgilerini geliştiriyordum.
Çocuk hikâyeleri kitaplarına olan bağlılıkları hızla artmaktaydı.
Parklara çıkarak okul bahçesinde bulunuyormuş gibi orada bulunan diğer çocuklarla buluşup, Ankara'nın Nisan güneşini leylak kokularıyla birleştirerek, Ahmet ve kardeşi Şura ile baharın uyanışını izleyerek geçiriyorduk.
Deneyler yapıyorduk...
Yağmurlu günlerde Heidi'nin, Klara ve Peter ile dağlarda gezmesini hevesle izliyorduk.
Şu günlerde ise ben aslında hikâyedeki minik Heidi'nin yaşamına sahip oldum.
Yemyeşil Yamadağlarıma kavuştum.
Ne kadar da mutlu iş hayatına sahip olsam da, binalardan her zaman sıkılıp boğulmuşumdur.
Öykünün başında söylediğim gibi bu tatlı çocuklar şu günlerini, Yozgat'ta dedelerinin çiftliğinde mutlu geçirerek doyasıya oynuyorlar.
“Bir şeyi içten isterseniz gerçekleşir.”
Bunun doğruluğunu bu hikâyede bir kez daha görmekteyiz.
Yürekten istediğim kırsal hayata sadece ben değil, hoş sohbetle konuşup, geleceğe imza attığım kadınları da götürmüş oldum. Bu üç özel kadın birbirinden habersiz Ankara'dan ayrılıp farklı illerde huzurlu hayat sürerken aynı zamanda üreterek yaşamaktalar.
Yüreğinizin sesine kulak verin.
Toplum baskısı ilerletmez, aynı yerde saydırır…

15 Mayıs 2021 Cumartesi

Yeniden Başlayabilmek



YENİDEN BAŞLAYABİLMEK

Nuray YILDIRIM 

Eskiyi,...
Eskiyeni bırakıp,
yeniden başlayabilmek insana verilmiş bir armağan olsa gerek.
Ancak bir armağana bu denli heves edebiliriz.
İnsan ilişkilerinde her daim eskiriz, ardından tekrar başlarız....
Toprak ve iş-emek ilişkilerinde kurduğumuz, yaptığımız ne varsa eskir.
Toprağı nadasa bırakırız.
Yenilenir!
Tekrar başlarız ekip biçmeye.
Mevsimler; sonbahar-kış, ilkbahar-yaz olarak geçiş yaparlar.
Kış mevsimi biter, bitmez.
Adım, adım bahar gelir.
Tabiat yeşerir, yenilenir.
Otlar büyür.
Börtü böcek yuva yapar.
Arılar çiçekten çiçeğe konar.
Ağaçların yaprakları yeşerir.
Tomurcuklar çiçek açar.
Dallarında kuşlar ötüşür.
Bir sabah bakarsın...
Çiçekler yaprak aralarından dökülmüş, yuvasında minik meyveler oluşmuş.
Yenilenme başlamıştır.
Yenilenip yeşermeye başlamış olan bu ilkeli ve güzel ilerlemeyi daha durduramayız.
Hatta zenginleştirebilmek için sürekli bir bakım uygularız.
Toprağı, bitki ve ağaçları sularız, gübreleriz.
Yenilenme işi her zaman tek başıma kendisi tarafından olmaz.
İnsanın çaba göstermesi, gayret sarf etmesi gereklidir.
Ancak bu aşamada her şey istenilen boyuta ulaşır.
Evet birde, istemek var!
İşin içinde...
Yenilenebilmeyi, yenilemeyi istemek.
Eskiyeni tekrar yeşertmek; hayatın içine yenilenmiş haliyle katabilmek çok büyük emek ister.
Başlangıçlar her zaman kolay değildir.
Kolay olmayanı, zoru seçmek ise yeniden başlangıç yapma heyecanı taşıyan insanlar için vazgeçilmez olanıdır.
Eskimiştir uzun süre yaşanan her ne varsa...
Kalkıp bir sabah güneşin doğuşuyla beraber yol almak yenilenmektir....
Sevmektir var olan her şeyi.
Yolun sonunda bulduğun her eskiyene yeni bir şey sunabilmek, hem kendini, hem eskiyeni yenilemektir.
Doruklardaki mutluluk burada başlar.
"İkizdereyi" kurtarabilmek.
Yanan "ceviz ağacını!" yeşertebilmek.
Taksim "gezi" ağacını koruyabilmek.
Eskiyen ilişkilerimizi, yenileyip tazeleyebilmek.
Evliliklerimize renk katarak sevgiyle büyütebilmek.
Kendimizi yenileyebiliyorsak!
Çevremizde çiçekler açabilir.
Hiç vazgeçmeden yeniden başlayabilmeli, en "eskiyen" yanımızdan...

Köylü, 14 Mayıs 2021

24 Nisan 2021 Cumartesi

Konforun Zehri ve Panzehiri

Konforun Zehri ve Panzehri

Nuray YILDIRIM

Covit-19 bulaşıcı hastalığının, yurdumuzu ve dünyamızı sardığı, solunum yollarının enfeksiyon etkisiyle tıkanıp, nefes alamamaktan dolayı ölümlerin arttığı gün ve aylardan geçiyoruz.
Hastanelerde yer kalmadı.
Yoğun bakımlar ölüm yataklarına dönüşmüş durumda...
Her hangi bir hastalığı olan insanlar, hastanede yatak bulunamadığından yine ölüme terk edilmekteler.
Sadece corona virüsü hastasının değil, yaşayacak hastanın da sonu ölümle noktalanıyor.
Hiç kimse yaşantısını sokakta bulmadı.
Dünyaya gözlerini açmadan önce bir annenin karnında başlayan hayat, bin bir zorluklarla belli yaşlara kadar uzayarak kendini buldu.
O nedenledir ki, ölümle bitecek kadar ucuz olmayan hayatlarımıza sahip çıkmalıyız.
İnsan kalabalığından oluşan yerlerde, kapalı alanlarda bulunan virüslerin yayılma hızının büyüdüğü ortamlardan uzak durmalıyız. Corona virüsü hastalığına yakalanma riskinin her dakika katlanarak büyüdüğünü açıklayan sevgili doktorlarımız, tüm haber kanallarından bizlere bunun getireceği sonuçları duyuruyorlar.
İnsan yaşatmanın yeminiyle donanmış savaşçı doktorlarımız, ruhlarının ‘acı içinde’ örselenmesiyle beraber, “Hasta seçmek zorunda kalıyoruz” diyorlar.
Duyarlılığı yüksek olan insanlar!
Bu serzenişlere kulak vererek; üzerlerine düşen ne varsa yapmaktan geri durmuyor.
Yaşamayı, hayatta kalmayı, sadece ‘mideyi doyurmaktan’ ibaret sayan insancıklar ise; tüm duyarsızlıkları sayesinde gözlerini kulaklarını olana bitene kapatmış, ‘patates çuvalı’ kucaklıyorlar.
Konfor hastalarına ne demeli?
Dünyayı saran bu olumsuzluklara rağmen; rahatına yatırım yapmaktan usanmayan kesim, işçinin, üretenin halinden anlamamakta ısrar ediyor.
Konforun büyüsünden kurtulması zor bir olgu olsa gerek...
Düzenli bir güzelliği ve tadı olan bu rahatı hiç tatmak istemedim.
Eğer biraz rahata erecek olsam hemen oradan uzaklaşıp, yapmak istediklerimin peşine düştüm.
Konfor gerçeğinin insanlığı ve gençliği zehirleyerek kendi özünden uzaklaştırdığına inananlardanım.
İnsanın özünü kaybetmesi, varoluşuna arkasını dönmektir.
Konforun panzehrini yine kendi içinde bulacak olan insanlık, kurtuluşunu kendi elleriyle çabalayarak yükseklere kaldıracaktır.
Doğanın içinden sıyrılarak kendi özünü dışlayan, üretime benliğini yabancılaştıran insan, sadece etten kemikten oluşan bedenin rahatlığına hizmet etmiş olmaktadır.
Ruhunun derinliklerinde dünyasını kaybeden kişiler, özlerine dönerek kişisel kimliklerini ancak kazanacaklardır.
Dünyayı ya da kendini değiştirmeye koyulmuş önderlerin yaşam alanları; her zaman için bir kilim üzerinde, iki dostun fikir tartışmaları eşliğinde olmuştur.
Örneklendirecek olursak, geçtiğimiz bu zor günlerde daha çok yakınlarımıza zaman ayırmalı, insanlığın bir gün daha fazla nefes alıp yaşayabilmesi için neler yapacağını düşünmeye kafa yorması gerekmektedir.
Televizyon izleyerek zaman geçirmeler, dizilerin içinde boğulmalar son bulmazsa uçuruma doğru sürüklenmekten kurtulamayacağız. İnternet batağındaki bağımlılıklardan kurtulup, içimizden söküp atarak, üretimin içinde yer alınmalıdır.
Konfordan zehirlenen gençlik, sosyal medya bağımlılığından zorda olsa başararak oradan çıkmalıdır.
Hayat çok kolay gibi görünüyor.
Aslına vardığımızda zor olduğunu görmekteyiz.
Ekonomik krizin büyüdüğü, enflasyonun yükselerek paranın pul olduğu bu zamanda bir avuç toprak dahi bulunca üzerine tohum ekmemiz gerekmektedir.
Ekilen tohumlar filiz verdiğinde hem ruhumuz hem bedenimiz güçlenecektir.
Felsefemiz, yaşamak ve yaşatmak olmalı...
Yaratıcılığımızı kullanmaktan korkmadan, yeteneklerimizi ellerimizin yardımıyla keşfetmeliyiz.
Evet korkmamalıyız!
Korku öğretilen bir duygudur.
Aç bırakılmaktan, evsiz kalmaktan korkan insanların oluşturduğu kalabalıkları yaratmak, egemenlerin işidir.
Egemenler kendi işlerini, ‘dantel örmek inceliğinde’ yapmaktadırlar. Öyleyse bizler de işlerinin içinde her zaman ince bir hile bulunan bu kişilere karşı; yapacağımız işlerimizi, ‘oya örmek hassasiyetiyle’ yapmalıyız.
Onların, insanı kendi içlerine hapsetmesine izin vermemek için yeteneklerimizden daha cok yararlanmalıyız.
Kendi alanlarını, başkalarının sırtından geliştirerek büyüyen egemenlere karşı, özgür kalan beyin ve beden gücümüzden gelen emeğimizle üretim biçimimizi seçerek, daha çok çalışmak, bizim kazancımız olacaktır.
Gözümüzle göremediğimiz, ortalıkta dolaşan bir ‘virüs’ var.
Adına ‘Corina Virüs’ deniyor.
Her an, her saniye birbirimize bulaşarak çoğalıyor.
Bulaşan hiç bir şey azalmaz çoğalır, hızlanarak yayılır, etrafımızı sarar.
Ve hatta hiç bitmeyebilir.
Bu sebeptendir ki; yeni bir yaşam düzeni kurmak zorunda olacaksak; bu, konfordan uzak, sade bir yaşam olmalıdır!